Bedri Rahmi’nin tablosu kumar masasında!
Murat Tunalı’nın hazırladığı ve 2004 yılının Ocak ayında İş Bankası Yayınları arasından, alışık olduğumuz kitap formlarına hiç benzemeyen, küçücük boylu bir inceleme kitabı yayımlanır. Kitap, kaynakça dahil 63 sayfadan oluşur. Türk yayıncılığında güvenilir olmasıyla bilinen İş Bankası Yayınları’nın bu kitabına, Tempo dergisinin tanınmış editörü Mürşit Balabanlılar danışmanlık yapar. “Aperatif Kitaplar 3, Bedri Rahmi Eyuboğlu” adlı bu minicik kitabın 27. sayfasında, “Çerçeve Sende Kalsın” ara başlığının altında son derece dikkat çekici bir bilgiye rastlarız.
“Bedri Rahmi (…) resimlerinin sanattan anlamayan insanların eline geçmesini bir kenara bırakın, onlara zevksiz gözlerin bile değmesine tahammül edemezdi (…) Bedri Rahmi’yi çıldırtan bir diğer husus da arkadaşlarının bir şekilde eline geçirdikleri resimlerini, onlara hediye edilmiş gibi evlerinin başköşelerine asmalarıydı. Bu tartışmalarının en sertini “Şâir-i azam” Necip Fazıl Kısakürek’le yaşadı. İlk çıktığı günlerde Büyük Doğu için birkaç kapak çalışması yapan Bedri Rahmi’nin birkaç resmini Necip Fazıl alıkoymuştu. Şairi evinde ziyaret eden Bedri Rahmi duvarda asılı resimlerini geri almak için birkaç kez teşebbüste bulunmuş fakat Necip Fazıl bunları almaması için Bedri Rahmi’yi ikna etmeyi başarmıştı. Açıkçası, “Şâir-i azam” bu tabloların onun evinin başköşesinde durmasının Bedri Rahmi için iyi olacağını ima ediyordu. Bu teveccüh havalarından pek hoşlanmayan Bedri Rahmi yine de olay çıkmasın diye tablolarını geri istemedi. Fakat daha sonra Necip Fazıl’ın kumar borcu yüzünden onun tablolarından birini satılığa çıkardığını öğrendi. Evine giderek şairle tartıştı ve çerçevelerini kırıp orada bırakarak tuvallerini geri aldı.”
Bedri Rahmi’nin tablosu kumar masasında! Bu iddia yenir yutulur bir iddia değil! Tutup bu bilginin doğruluğu ya da abartısı üzerine bir edebiyat tarihi yolculuğuna çıktım kendimce. Bakın neler topladım yürüdüğüm yol boyunca.
1904 doğumlu Necip Fazıl, Bedri Rahmi’den 7 yaş büyüktür. Biri muhafazakâr, dindar sanatın diğeri Köy Enstitülerinin ve biraz zorlarsak -özellikle ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu düşünüldüğünde- ağabeyine olan düşkünlüğüyle, ortaya koyduğu kitaplarıyla, toplumcu duruşuyla sosyalist sanatın kalemleri olarak bilinirler. Evet, kısa bir dönem sanat adına işbirliğiyapmışlardır, doğrudur. Bedri Rahmi henüz çok gençken Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisine kapak resimleri çizmiştir. Bir de 1934 yılında, Romanyalı sevgilisi Ernestine Leibovici (Sonradan eşi olacak Eren Eyüboğlu)Türkiye’ye geldiğinde, kalacak yerleri olmadığından Necip Fazıl’ın Firuzağa’daki dairesinde kalmışlardır kısa bir süreliğine… İşte bu “kumar borcu yüzünden masaya yatırılan tablo” hikâyesi de o günlerden kalmadır.
Can Dündar, yayımlandığı dönemlerde büyük sükse yapan “Yüzyılın Aşkları” adlı kitabında bu noktaya değer geçer: “Eren de Bedri Rahmi’ye tutulmuştur. 1934’de bir daha İstanbul’a gelecek ve birlikte Necip Fazıl’ın Firuzağa’da tuttuğu bir odaya yerleşecekler ama bir süre sonra Necip Fazıl ile araları açılınca evi terk edeceklerdir” der ama iki şairin aralarının neden açıldığını bildirmez.
Sanırım en başından anlatmalı! Her iki yazarı da bu yazı üzerinden tanıyanlar olabilir çünkü. Olabildiğince kısa tutmak kaydıyla bir özet geçelim.
Dedesi Mehmet Hilmi tarafından şımartılarak büyütülen evin tek çocuğu Necip Fazıl için iki dönemden söz eder incelemeciler. Biri içki, kumar, sorumsuzluklarla dolu olan bohem dönemi, biri de 1934 yılında, Kaşgari Tekkesi Camiindeki Abdülhâkim Arvasi Hoca’yla tanıştıktan sonra tövbe ettiği, Allaha döndüğü dönem…
Necip Fazıl varlıklı bir ailenin çocuğudur. O denli varlıklıdır ki, birçoğunun rüyasına bile giremeyecek kadar yüksek bir okul olarak kabul edilen Amerikan Koleji’nde okur Necip Fazıl ama kendisini okuldan attıracak kadar sorumsuz bir çocuktur. Aynı daha önceki okulu Fransız Frerler Okulu’ndan kendini attırdığı gibi! Yine de bir yolunu bulup, 1924’te İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olur Necip Fazıl. Genç Cumhuriyet o dönem aydınlarını eğitmenin, yeni bir ülke kurmanın temel taşı olduğu düşüncesiyle eğitimlerini uzmanlığa dönüştürmek üzere bir planlama içindedir ve bu planlamada Necip Fazıl da, devlet bursuyla Fransa’daki Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilir. Necip Fazıl’ın deyimiyle “Kendisini artık dünyada tanımayan tek kişinin kalmayacağı” Sorbonne’a!
Tarihe baktığımızda Bedri Rahmi’nin de eğitim için Fransa’ya gittiğini görürüz. Andre Lhote’un resim atölyesine! Ancak bu eğitim, ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’nun devletin sağladığı bursunu kardeşiyle paylaşması sayesinde gerçekleşmiştir. 1931’de!
Necip Fazıl, Fransa’nın gecelerine dadanır. İçkiye, kumara, eğlence olan ne varsa hepsine! Okul? Boş ver okulu! Devletin okuması için kendisine verdiği parayı kumar masalarında, içki sofralarında yemek şaire utanç vermemektedir ne hikmetse! Bu satırları yazarken bile utanan ben, “üretmeden tüketmenin ahlâksızlık olduğunu” düşündüğümden midir nedir, o zamanda da, şimdi de çağın yükünü taşımaya mahkûm olanlardan biri olduğumu biliyorum.
“Bir gün, Berlin’de oturup da Paris’e teftişe gelen talebe müfettişi Zeki Mesut Bey’in kendisini aradığını bildirdiler genç şaire… Gündüz olmasına rağmen uyandı; üst kattaki Burhan’dan (metro) parasını aldı ve doğru Zeki Mesut Bey’in oteline…
Müfettiş Bey, ona, kısaca:
– Vekâlet, sürdüğünüz hayat bakımından tahsisatınızı kesiyor dedi; işte son aylığınız ve memlekete dönüş paranız…” (Necip Fazıl’ın “Bâbıâli” adlı kitabından)
Milli Eğitim Bakanlığı okuması için kendisine gönderilen parayı Necip Fazıl’ın kumar masalarında harcadığını, okula adımını bile atmadığını öğrenmiş ve bursunu kesmiştir.
İş o hale gelmiştir ki, memlekete dönmesi için müfettişin kendisine verdiği parayı bile kumar masasında yer bitirir Necip Fazıl. İyi günün Ağustos böceği ortada kalakalır. Arkadaşları aralarında para toplayarak Marsilya’dan İstanbul’a gidecek olan lüks bir vapurun ikinci mevkisinden bilet alırlar Necip Fazıl’a. Trenle gidecektir Marsilya’ya. Arkadaşlarının hepsi Necip Fazıl’ı uğurlamak için tren garına kadar kendisine eşlik ederler. “Çünkü ne olur, ne olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir.”Şu hale bak!
Memlekete dönen Necip Fazıl, 1934 yılında “Şeyhim” dediği Abdülhâkim Arvasi’yle tanışır ve tövbe ederek Allah yoluna döner. “Ben geçmişimi dürdüm, büktüm ve kaldırıp çöpe attım…” diye yazar bu dönüşüm için. Onun günahlarını konuşan ve ‘sözle değil davranışla gerçek bir dönüşüm sağlanır’ diyenlere de öyle biçimsiz saldırır ki! “Ben geçmişimi dürdüm, büktüm ve kaldırıp çöpe attım… Çöpü de ancak köpekler karıştırır!” Yaptığını yanına kâr sayıp Allah’a sığınırken, onu sorgulayanlar köpek oluyor, ne güzel dünya değil mi? Bu oportünizmi ortadan kaldırmak için daha kaç aydının kanı dökülecek karanlık cehaletin önünde, bilmem! Hem de ne için? Soru sorduğu için, eleştirdiği için, neden dediği için! Bu ne büyük bir gaflet halidir böyle! İçmek, karaktersizleşecek kadar karşı konamayacak bir şey midir? Kumar oynamak saygınlıktan daha mı caziptir? Köpekler eşeleyedursun, tövbe edenin sesinin Allaha ulaşmadığı, bu pis huylarının sadece kemiklerine değil, kirlenmiş ruhuna da sirayet ettiği görülür çok kısa zaman içinde.
22 Mart 1951 tarihinde İstanbul polisi, Taksim Pire Mehmet Sokağı 14 numaralı apartmanın, kumarhane olarak kullanılan bodrum katına baskın yapar. Baskının başında dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Aygün vardır. Polisler, büyük bir salondaki bakara oynanan kumar masasında on dokuz kişiyi yakalar. Yakalananlar arasında ünlü kadın satıcısı Zurnik’in yanında Büyük Doğu dergisinin sahibi ve başyazarı Necip Fazıl Kısakürek de vardır. ‘İnsan seçtiği çevrenin kıymetlerinden oluşur ve eylemi kadardır’ derim sık sık öğrencilerime, gel de başka türlü düşün şimdi! Bir aydın gireceği fotoğraf karesini tartışmazsa, cehalet gelin edilip, türlü hile ve dipsiz kuyular gibi yalanlarla süslenip, koynumuza sokulmaya çalışılıyordur bence. Aydın dikkatini bu fotoğraflarda görünmemek için kullanmayacaksa ne işe yarar ki onun sahte aydınlığı? O yenilmiş, kartondan bir kaplandır, bitti!
24 Mart 1951 tarihli gazeteler birinci sayfadan duyurur bu baskın rezaletini: “Beyoğlu’nda büyük bir kumarhane basıldı. Yakalananlar arasında şair Necip Fazıl da var.”
Ah sorgulayan köpek ah! Sorgular mısın, al o zaman tekmeyi böğrüne! Tekmelendiğinle kal! Sen itilip kakılırken ‘konforları bozulmasın’ diye tırnak törpüleyen, ıslıkla şarkı söyleyen, şimdi hangi tatile gitsem diye düşünen aydın maskesinin ardındaki ihanet seni yalnız bırakarak günaha girdiği gibi cehalet adındaki çirkin çocukların doğumunda da ebelik yapmaktadır. Sen ne dersen, ne yaparsan seni suçlu çıkaracak ve üstüne yıkmak için bütün dikkatsizliğini kullandığı bir duvarın örülmesinde bedava hamallık yapmaktadır. Kasabının bıçağını yalayan dananın korkuya bulanmış hüznü vardır anlamsız gözlerinde. Bir de sonsuz yalanları ve ‘sen beni yanlış anladın’ları! Ah köpek ah! Kahrolduğunla kal! Anla artık; insanlar doğrulara değil, duymak istediği tatlı yalanlara kulak kabartıyorlar ilk ihanetten beri!
Yakalanan tövbekâr üstad gazetecilerin ‘burada ne arıyordunuz’ sorusuna karşın şöyle der: “Ben buraya röportaj yapmak için gelmiştim; mecmuama kumar aleyhinde haber yazacaktım…”
Kendisinden üçüncü tekil olarak söz eden Necip Fazıl, ‘Bâbıâli’ adlı kitabında kumar masasına konan tablodan da söz eder.
“Bedri Rahmi, o zaman genç ve eşyayı tefsirde gerçek ressam (…) Derinliğine duygu püskürtülü kelimeleri, cümleleri de var...
Bir gün ona bir haber vermişti Bedri Rahmi:
- Yarın Romanya'dan karım gelecek...
- Öyle mi, hiç haberim olmadı.
- İşte haber!
- Nasıl bir insan karın! Bir iş ve meslek sahibi mi?
- O da benim gibi ressam.
- Peki, ne yapacaksın?
- Ben de onu düşünüyorum? Ne yapacağım? Onu nerede barındıracağım?
- Buraya getir! Hayatınızı kuruncaya kadar bende kalırsınız!
Ve beraberce Galata rıhtımına, deniz yoluyla gelen Romanyalı hanımı karşılamaya gitmişlerdi.
Kendi halinde, sesi kısık çıkan, ağırbaşlı bir kadın...
Günlerce Mistik Şairin apartmanında kalmışlardı. Bedri Rahmi de apartmanı, Mistik Şair'e hediye ettiği en gözde tablolarıyla süslemişti. Onlar, karı - koca, aynı dairede, Mistik Şair'e uzak ve kendi başlarına; Mistik Sair de dışının dışarıya çekişiyle, içinin içeriye çekişi arasında yalpalamakta... Efendi Hazretlerinin (*Hazret dediği Arvasi’den söz ediyor) bir üfleyişte kaba pisliklerini aldığı ruhunda büyük bir şahlanma kaynıyor ama henüz o dâvanın ne epik çapta şiirini, ne de gerçek tiyatro eserini verebilmiş değil... Hatta ilerideki büyük fikriyata doğru ilk emekleme denilebilecek "Ağaç" mecmuasına da birkaç mevsim uzakta... Maddenin ruha tahakkümü gibi mekânın zamana tasallutunu belirten şu apartman dairesinden kopmak ve yeni ufuklar aramak lâzım... Kolay! Fakat misafirlerini ne yapacak?
Birkaç gün sonra, artık apartmanı tasfiye kararında olduğunu Bedri Rahmi'ye bildirmiş ve:
- Kendinize bir yer bulmanız gerekiyor, demişti; ben buradan çıkıyorum!
Bedri Rahmi, başını eğip susmuş, hiçbir şey söylememiş; bu sözü, kovulduğu manasına alan bir tavır takınmıştı. Mistik Şair akşamüzeri apartmana gelince ne görmüş olsaydı iyi? Bedri Rahmi öteberisini toplamış, çekmiş, gitmiş! Giderken de, Mistik Şair'e hediye ettiği resimleri, ipleri çivilerde asılı kalacak şekilde koparmış, almış, götürmüş. Bedri Rahmi, kovulan bir adamın bilhassa hediyesini geri almaması ve hakarete asıl bu en büyük hakaretle mukabele etmesindeki soylu manayı anlamayacak bir adam değildi. Her halde kovulduğuna inanmamış olacak ki, böyle bir davranışa tenezzül etmiş olsun!”
Necip Fazıl bambaşka bir hikâye anlatmaktadır bu kumar masasına sürülen tablolarla ilgili. Ama ilk göze çarpanları bile söylesek o kadar çok tarih, durum ve ruh çözümleme hatası görürüz ki bu anlatımda. Bir kere Bedri Rahmi ve Ernestine henüz evli değillerdir o tarihte. 16 Nisan 1936 günü evleneceklerdir sevgililer. Sonra bir şair niye diğer bir şair için “Duygu püskürtülü kelimeleri var” gibi garip bir tanımlama yapar ki? Üstelik o tarihe kadar 3 şiir kitabı yayımlamış ‘usta sayılabilecek’ bir şairse bu? (Meraklısına Not; İlk kitabı “Örümcek Ağı” -1925, ikincisi “Kaldırımlar” -1928 ve üçüncü kitap “O ve Ben” - 1932) Madem onu yetersiz buluyorsun, beğenmiyorsun, ‘niye evini ona açtın ki o zaman’ demezler mi adama? Tuhaf!
Şimdi başa dönüp Murat Tunalı’nın kumar masasına konan Bedri Rahmi tablosu iddiasıyla, Necip Fazıl’ın anlattığı hikâyeyi biraz daha dikkatlice inceleyelim. Necip Fazıl’ın o güne dek yaptıkları ortada. Bedri Rahmi henüz kendisini ortaya koyamamış ama çırpınan genç bir sanatçı. Anadolu’ya tutkun biri! Henüz ilk kişisel sergisini açamamış; -ki, 1934 yılında, parasızlıktan gidemediği, sevgilisinin çabasıyla açılan Bükreş Sergisi’dir bu- , ilk kitabını henüz yayımlamamış tır.1937 yılında ödev olarak hazırladığı Nazmi Ziya kitabını saymazsak ilk şiir kitabı “Yaradana Mektuplar” 1941 yılında yayımlanacaktır.
Tunalı’nın “Bedri Rahmi’yi çıldırtan bir diğer husus da arkadaşlarının bir şekilde eline geçirdikleri resimlerini, onlara hediye edilmiş gibi evlerinin başköşelerine asmalarıydı (…) İlk çıktığı günlerde Büyük Doğu için birkaç kapak çalışması yapan Bedri Rahmi’nin birkaç resmini Necip Fazıl alıkoymuştu”saptamaları daha akla yatkın geliyor bu anlatılanlardan sonra. Necip Fazıl’ın içki ve kumar zaafiyetine bağlı olarak Allah’ın huzurunda verdiği yemini hiçe saydığı başka bir deyişle “tövbe bozduğu” düşünüldüğündeyse, neredeyse onun hikâyesi bir hiç kadar bile değerli gelmiyor kulağa.
Ama işin bir tuhaf tarafı daha var ki, güler misin ağlar mısın dedirtecek cinsten. Necip Fazıl’ın dergisi Büyük Doğu, rengiyle, ideolojisiyle tarafını kimsenin tartışmadığı, milliyetçi ve ahlâkçı bir dergi olmasına karşın; 13 Eylül 1946 tarihli 46. sayısıyla, 10 Şubat 1971 tarihli 6. sayısının kapağı kumarın kötülüğü üzerine sloganlarla dolu olarak yayımlanır. Sonra 1949’da Necip Fazıl tarafından dört perde olarak yazılıp, 1950’de de sinema filmi olarak çekilen “Parmaksız Salih” adlı tiyatro oyunu da kumarın kötülüğü üzerine kurulmuş bir oyundur. Perhiz, lahana turşusu şarkısını söylemenin tam da zamanı şimdi!
Necip Fazıl Bedri Rahmi’nin tablosunu kumar masasına koyarken, başka bir yazar, Köy Enstitüsü çıkışlı Talip Apaydın, bir Bedri Rahmi tablosuna sahip olmak için para biriktirdiğinden, Bedri Rahmi’nin parası yetmediği için tablosunu kendisine armağan etmek istediği halde bunu kabul etmediğinden söz eder anılarında. Şimdi o hikâyeyi de anlatalım da bir tablo üzerinden Türk edebiyat tarihinde emek verenle, havadan hampa yapanların hayata ne kattığını, başka deyişle yaşamsal tavırlarını anlamayı deneyelim. Sanatta saygının ne anlama geldiğini düşünelim uzuuuun uzun!