Basit alışkanlıkları devam ettirmek zor olabiliyor çünkü çoğu zaman onları gerçekten çok önemli görmeyebiliyoruz. Su içmek olsun ya da kısa bir yürüyüş yapmak bunların hiçbiri hayatımızı kısa bir süre içinde değiştirmiyor gibi gözükmesinden dolayı zihnimizde çoğu zaman ikinci plana düşebiliyor. Büyük kararlar ya da acil işler hayatımızı fazlasıyla meşgul ederken küçük davranışlar için çoğu zaman ‘sonra’ diyoruz.
Günlük enerjimizi en çok tüketen şey, aslında bu küçük alışkanlıkları sürdürmek değil, her seferinde onları yapıp yapmama konusunda yeniden karar vermek zorunda kalmamızdır. Sabah "bugün daha iyi olacağım" diye başlarız, öğlene doğru dikkatimiz dağılır, akşam ise yorgunlukla teslim oluruz. Aslında alışkanlığın kendisi zor değildir; zor olan, her defasında yeniden başlamak için zihinsel bir mücadele vermektir. Zihin yoruldukça, en az dirençli yolu seçer ve bu da çoğu zaman alışkanlığı es geçmek olur.
SONUÇ BEKLENTİSİ
Bir diğer engel, anında sonuç beklentisidir. Küçük alışkanlıkların etkisi yavaş ve sessizce ortaya çıkar. Bugün bir bardak fazla su içmek veya on dakika yürümek, ertesi gün hayatımızı dönüştürmez. Değişim kademelidir ve fark edilmesi zaman alır. Oysa biz, hızlı dönütlere alışkın bir çağda, hemen sonuç vermeyen her şeyi etkisiz addederiz. Birkaç denemeden sonra "zaten bir faydasını görmedim" deyip vazgeçeriz. Çevresel faktörler de bu süreci kolaylaştırmaz. Dijital uyarılar, iş yoğunluğu ve sürekli bölünen odaklanma, en basit niyetimizi bile sekteye uğratır. Su içmek aklımıza gelir, ancak bir bildirim veya acil bir iş çıkar ve o an kaçar. Gün sonunda, alışkanlık yine yerine getirilmemiştir. Biz bunu irade eksikliği olarak yorumlarız, oysa sorun çoğunlukla tasarımında değil, ortamımızdadır. Mükemmeliyetçi yaklaşım da basit rutinlerin düşmanıdır. Bir gün atladığımızda, tüm zincirin kırıldığını düşünüp tamamen bırakırız. Halbuki gerçek alışkanlık oluşumu kusurlu ilerler: bazen unutulur, bazen aksar, sonra yeniden başlanır. Ancak "ya hep ya hiç" zihniyeti, küçük bir kaymayı tam bir vazgeçişe dönüştürür. Esasında bu basit alışkanlıkları sürdürmek zor değildir; onları hayatın merkezine değil, doğal akışına yerleştiremediğimiz için zorlaşır. Onları özel bir çaba, sürekli bir motivasyon gerektiren "ekstra" görevler gibi görürüz. Oysa gerçek alışkanlık, düşünmeden tekrarlanan davranıştır. Ne kadar çok düşünürsek, o kadar sürdürülemez hale gelir. Belki de en temel mesele şudur: Kendimize iyi gelecek küçük şeyleri sürekli ertelemeyi normalleştirmişizdir. Başkaları ve işler için zaman ve enerji ayırırız, ancak kendimiz söz konusu olduğunda "idare eder" deriz. Basit alışkanlıkların tutunamamasının altında yatan, tam da kendimize biçtiğimiz bu ikincil önceliktir. Özetle, basit alışkanlıkların zor gelmesi, onların doğasından değil, bizim onlara yaklaşımımızdan kaynaklanır. Küçük olanı önemsiz, yavaş olanı etkisiz, sessiz olanı değersiz sandığımız sürece bu kısır döngü devam eder. Oysa hayatı asıl dönüştüren, çoğu zaman en mütevazı ve en sabırlı adımlardır.