Sinema bir masal mıdır? Sinema bir düş müdür? Sinema bir yaşam biçimi midir? Sinema bir göz müdür? Sinema kısa bir betimlemeyle aslında tüm bunların bileşkesidir.

İtalyan sinema estetikçisi ,kuramcı,denemeci,eleştirmen Rıccıotto Canudo ,”altıncı sanatın doğuşu” yazısıyla sinemayı önceleyen sanatları tek tek saymış ve ilk kez sinemayı yeni doğmakta olan bir altıncı sanat olarak ve sanatın yeni ifade biçimi olarak doğrudan tanımlamıştır. Bilindiği üzere bu beş sanat mimari, heykel, resim, müzik ve şiirdir. Canudo,daha sonra dansı altıncı öncü müzik ve şiirle birlikte üçüncü bir sanat olarak ekleyerek sinemayı “yedinci sanat” olarak betimlemiştir.

Toplumsal yaşamda gelişme evrelerini yakalamak bağlamında ,öncü-avant gard sanat insanlarına gereksinim vardır. Canudo,bu anlamda felsefi yaklaşımıyla, duruşuyla, eylemiyle,
fikirsel dünyasıyla sinema estetiğine üstün katkılar yapmış bir estetik kuramcıdır.

Sinemanın her boyutu üzerine -Türk Sineması dahil- yazılar yazacağımız bu köşede ,Canudo’ya bir saygı duruşunda bulunduktan sonra ,sinema neyi anlatır diye bir soru sormak gerekir.

Evet sinema neyi anlatır? Bu konuda çeşitli tanımlar var doğallıkla. Bunlar içinde Luıs Delluc’ün tanımlaması bana göre öne çıkar. Delluc ; “Sinemayı her türlü ütopik ve teknik ayrımın ötesinde yaşamın ta kendisi olarak” niteler.

Sinemayı yaşamdan ayırabilir miyiz? Sinemayı yaşamın içinden koparıp atmak mümkün olabilir mi?
Elbette bu soruya hayır diyeceğiz. Sinema hem yaşamın kendisi, hem de bir yaşam biçimidir.
Fransız Yeni Dalga Yönetmeni J.Luc Godard’ın tanımlaması da ilginçtir bu arada. Godard “sinema ne sanat ne teknikdir, bir gizemdir” diyor,S.Mallarme’nin “gizem” kavramını alarak.
Öyle değil midir? Işıkları kapatılmış, karanlık bir sinema salonuna perdenin karşısına oturduğumuzda izleyeceğimiz filmin adını bilsek de içeriğinin bir “gizem” olduğu, yönetmence neyin ,nasıl anlatılacağını kestirmek ve bilmek olası mıdır?

Sinema aslında yaşamın ta kendisi ,ama yaşamın gizemini de içinde barındıran özgün bir düşünce ve biçem tarzıdır.
Yazımın bu bölümüne ,4.ağustos 2012’de kaybettiğimiz Türk sinemasının en özgün yönetmenlerinden birisiyle devam etmek istiyorum: Metin Erksan’la.
Metin Erksan bir auteur sinemacıdır, Türk Sinemasında. Auteur sinemacı kuramı ,ticari kaygıları bir tarafa bırakıp, yönetmenin sanat üretmeyi ve filmi bu ilkeye bağlı kalarak çekmesi anlamına gelir.

Film, bir yönetmenin kişisel duygu ve düşüncelerini dışa vurmak için mükemmel bir ortamdır. Auteur kuramına göre ,yönetmen sinema kalıplarını kırmalı ve filmi adeta bir yazar gibi çekmelidir.

Metin Erksan ,auteur sinemacı özelliğiyle filme yaratıcı yeteneği yanı sıra, kullandığı özgün kamera hareketleri ,sahneleme becerisini, görüntü düzenlemesi ile kişiliğini de sinemasına katmıştır. Birey olarak kendini filme koymuş ve yarattığı sinema diliyle ,özgün biçemi ile auteur sinemacı sayılır.

Metin Erksan auteur sinemacı olarak,filme kattığı malzeme ile arasında içsel bir bağ,yakınlık
oluşturmuştur. Yönetmen sıfatıyla yaşam anıları, dünya görüşü ve felsefesini filmlerine aktarmıştır.
Metin Erksan ‘ın sinemayı tercihi bilinçli olmuştur. Sanat tarihi eğitimi almıştır.Film eleştirileri yazmış ve sinema üzerine düşünce üretmiştir.
Metin Erksan,yurt dışında “Susuz Yaz “ filmiyle uluslararası yarışmada birincilik kazanan ,Türk sinema tarihinde uluslararası büyük ödülü alan ilk yönetmen olmuştur. Film Milano Film Festivalinde de ödül almış, “Yılanların Öcü “ filmi ile 1966 Kartaca Film Festivalinde birincilik ve şeref madalyası kazanmıştır.
Yönetmene 1987 ‘de Antalya Altın Portakal Film Festivali ile 1990’da Ankara Uluslararası Film Festivalinde Yaşam Boyu Onur Ödülü verilmiştir.
Metin Erksan Sineması için tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse tutkulu, gerçekçi, duyarlı ,özenli bir auteur sinemasıdır diyebiliriz.
Yazımızı “Sinema Manyakları “adlı bir belgeselden söz ederek bitirmek istiyorum. Belgeselde, New York’da sosyal yardımla geçinen ve neredeyse sinemadan başka hiçbir şeye para harcamayan ,sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar o filmden bu filme girip çıkan ,evlerine yalnız uyumak ve ertesi gün film yolculuğuna dinlenmiş olarak başlamak için giden bir grup “sinefil”in öyküsü anlatılmaktadır.

Bu sütundaki yazıların Sinemaya böyle yaklaşan ve yaşayan sinefilleri artırma amacına ulaşması dileğiyle...