Bir filmi izlemek adeta düş görmek gibidir. Işıkları kapanmış bir sinema gösteri salonunda, insan öbür insanlardan ayrı, yarı uykudadır denebilir. Salonda karşıda duran beyazperde insanı düş dünyasına götürür ve uyandırmaz izleyiciyi. Aralarında zaman birliği olmayan görüntüler, açılır, kararır. Perdede görülen görüntüler kimi şeyleri seçip abartarak göstermesine karşın, kimi şeyleri hiç göstermezler. Bu açıdan sinema gerçeğe en uzak olan sanat. Gerçeklik yanılsamasını yaratamaz ama düşleri göstermeye de çok yatkındır.

Bugün sinemada iki gelenek vardır: Lumiere geleneği ve Mélies geleneği. Georges Mélies için gerçeküstücülerin öncüsü denebilir. Gerçeküstücü yönetmenlerin eğretileme yaratmak için başvurdukları bindirmeyi bulan sinemacı odur. Paris’te Opera Meydanı’nda film çekerken kameranın tutukluk yapması üzerine, çekilen sahneleri izlerken, film şeridinin takıldığı noktaya gelince Madeleine -Bastille otobüsünün cenaze arabasına, erkeklerin kadına dönüştüğünü görüyor. Ve burada sinemada eğretileme (metafor) dediğimiz olguyu yakalıyor.

Sinemanın büyülü dünyasında, bazı isimler döneminin ötesine taşarak, zamanın ruhunu şekillendirir, sınırları zorlar ve izleyiciyi alışılmışın dışında bir yolculuğa çıkarır. L. Bunuel bu eşi az bulunan sinema yönetmenlerinden biri olarak, 20. yüzyılın en etkili yönetmenleri arasında yer alır.

Yönetmen yarattığı sinemayı yalnız çağına özgü değil geleceğin de adeta üzerine inşa ederken Salvador Dali, Max Ernst, René Magritte ve Paul Eluard gibi gerçeküstücülüğün öncü sanatçılarıyla aynı safta anılmış ve kendi özgün sinema dilini ve estetiğini yaratmayı başararak bu yüzyılın en özgün yönetmenlerinden biri konumuna gelmiştir.

Gerçeküstücülük 1920’li yılların başında Fransa’da ortaya çıkmış bir sanat akımıdır. İnsanın bir anlamda anlık ruhsal çelişkileri, karşı çıkmaları ve buna benzer tepkilerin sanata yansıması sonucu bu akım doğmuştur. Gerçeküstücüler klasik sanata karşı idiler. Çünkü onlara göre toplumun yozlaşmış değerlerine ve akademik ölçülerin kalıplarına hapsedilmeye çalışılan klasik sanat, yaratıcılığı engellemekte ve insanları kendilerine yabancılaştırmaktadır. Gerçeküstü sinema doruk noktasına 1920’li yıllarda L. Bunuel’in eserleriyle çıkmıştır. Bunuel, Salvador Dali’den yoğun biçimde etkilenerek ilk filmlerinde çarpıcı sahneler ve çağrısımsal geçişler kurgulamıştır. Bunuel’in 1929’da Salvador Dali ile birlikte çektiği “Bir Endülüs Köpeği” adlı film, gerçeküstücülerin lideri konumunda olan André Breton’un bu filmi “gerçek bir sürrealist film“ olarak ilanı sinema için bir dönüm noktası olmuştur. Bunuel sinemasında alışılmadık bir cesaret ve sarsıcı bir yenilik göze çarpar. Şok etkisi, dehşet, rüya imgeleri, cinselliğe dair takıntılar ve burjuva değerlerine yöneltilen keskin eleştiri onun gerçeküstücü anlatısının temel unsurlarıdır.

“Bir Endülüs Köpeği”ndeki usturayla bir gözün yarıldığı açılış sahnesi sinemanın sınırlarını zorlayan ve hafızalara kazınan bir deneyim olarak sinema tarihinde yerini almıştır. L. Bunuel filmografisinde yalnızca “Unutulmuşlar”, “Viridiana”, “Yok Edici Melek”, “Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” gibi eserlerle sınırlı değildir. Rüya ile gerçeklik arasındaki geçişler, cinselliğin tabu olarak ele alınışı, geleneksel ahlak normlarına meydan okuyan sahneler Bunuel’in filmlerinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Luıs Bunuel’in bu gerçeküstücü sinema serüveni, sinemanın bir eğlence aracı olmadığını, aynı zamanda insan ruhunun, toplumsal yapının ve düşünce özgürlüğünün sınırlarını zorlayan bir sanat formu olduğunu gösteriyor. Onun herhangi bir filmiyle yüzleşmek, alışılmışın dışında bir deneyime ve gerçekliği sarsan bir sorgulamaya davet edilmek demektir. Yaşarken “Hayal gücü dünyayı değiştirebilir” diyen Bunuel’in mirası ve yarattıkları, bugün hala cesaretin, özgürlüğün ve yaratıcılığın simgesi olarak, sinema tarihinin en parlak ve aşılmaz kategorisinde var olmaya ve parlamaya devam etmektedir. Bunuel ‘in “Son Nefesim“ adıyla Türkçeye de çevrilen anılarını da okumak gerekir bu arada. Yönetmenin inandığı gerçekleri, hayatı boyu ortaya koyduğu sanatsal yaklaşım ve portresini ve kendine özgü yaşam öyküsü ile tümüyle belleğine ait olan anılarını daha yakından öğrenmek ve bu yüzyılın en sıra dışı ve ayrıksı sinema yaratıcısını tanımak anlamında okurlara tavsiye etmek de görevimizdir diyebiliriz.