İnsan ilişkilerinde en çok yaralandığımız yerlerden biri, karşımızdaki insanların bize verdikleri ya da veremedikleri değeri kendi değerimizle karıştırdığımız anlardır. Bir mesajımıza geç cevap verildiğinde, duygularımız görmezden gelindiğinde, ihtiyaçlarımız önemsenmediğinde ya da bizi anlamadıklarını hissettiğimizde çoğu zaman ilk vardığımız sonuç şudur: “Demek ki yeterince önemli değilim.”

Oysa hayatın içinden geçen yıllar bize başka bir gerçeği öğretir. İnsanlar çoğu zaman bize kim olduğumuzu değil, kendilerinin kim olduğunu gösterirler.

Bir insan kendi duygularını tanımıyorsa sizin duygularınızı anlamakta zorlanacaktır. Kendi ihtiyaçlarını sürekli bastırıyorsa sizin ihtiyaçlarınıza da yeterince alan açamayacaktır. Kendi acılarıyla yüzleşmemişse sizin üzüntünüzün yanında nasıl duracağını bilemeyebilir. Bu durum sizin eksikliğinizden değil, onun kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin sınırlarından kaynaklanır.

Ne var ki çoğumuz karşımızdaki kişinin kapasitesini görmek yerine, onun davranışlarını kendimize yorumlamayı tercih ederiz. Bizi anlamayan birini gördüğümüzde “Anlatamadım” deriz. Bize değer vermeyen birini gördüğümüzde “Yeterince değerli değilim” diye düşünürüz. Oysa bazen gerçek çok daha basittir. Karşımızdaki insanın verebildiği şey ancak budur.

Bu bakış açısı, insanları haklı çıkarmak için değildir. Kimsenin kırıcı davranışlarını, ilgisizliğini ya da sorumsuzluğunu mazur göstermek zorunda değiliz. Bir insanın neden öyle davrandığını anlamak, o davranışın sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Ancak nedenini anlamak, yaşadığımız kırgınlıkları kişisel algılamaktan bizi bir nebze olsun kurtarabilir.

Çünkü bazı insanlar sizi sevmez değil, sevmeyi sağlıklı şekilde öğrenememiş olabilir. Bazıları sizi anlamak istemez değil; kendilerini bile tam olarak anlayamıyor olabilir. Bazıları size destek olmak istemez değil, kendi yüklerinin altında eziliyor olabilir.

Burada önemli olan, onların hikâyesini çözmeye çalışırken kendi hikâyemizi unutmamaktır.

Hayatımızın büyük bir bölümünü bizi göremeyen insanlara kendimizi göstermeye çalışarak geçiriyoruz. Bizi duymayanlara daha yüksek sesle konuşuyor, bizi anlamayanlara kendimizi daha çok açıklıyor, bizi seçmeyenlerin bizi seçmesi için daha fazla çaba gösteriyoruz. Sonunda ise yoruluyoruz. Çünkü insan, sürekli kendini ispat etmeye çalıştığı yerde huzur bulamaz.

Gerçek yakınlık, sürekli açıklamak zorunda kalmadığınız yerde başlar. Gerçek bağ, kendinizi olduğunuz gibi ortaya koyabildiğinizde ve karşınızdaki insanın da buna karşılık verebildiği noktada oluşur. Sağlıklı ilişkilerde insanlar birbirlerini değiştirmeye değil, anlamaya çalışırlar.

Belki de bu yüzden hayatımızdaki en önemli farkındalıklardan biri şudur: Herkes bizi bulunduğumuz derinlikte göremez.

İnsanlar bize ancak kendilerini tanıdıkları kadar yaklaşabilirler. Kendilerini anladıkları kadar bizi anlayabilirler. Kendilerine gösterdikleri şefkat kadar bize şefkat gösterebilirler.

Bu gerçeği kabul etmek başlangıçta üzücü gelebilir. Ancak bir süre sonra büyük bir özgürlük hissi yaratır. Çünkü artık herkesten aynı şeyi beklemeyi bırakırız. Bizi anlamayan insanların peşinden koşmak yerine, bizi gerçekten duyan insanlara yöneliriz. Enerjimizi sürekli kapalı kapıları zorlamak yerine, bize açık olan kapılara harcamaya başlarız.

Ve işte tam o noktada ilişkiler değişir.

Çünkü artık birinin sizi görememesini kendi değersizliğiniz olarak yorumlamazsınız. Birinin sizi anlayamamasını kendi yetersizliğiniz sanmazsınız. Karşınızdaki kişinin sınırlarını, kendi değerinize dönüştürmezsiniz.

Belki de mesele hiç siz değilsinizdir.

Belki de mesele, karşınızdaki kişinin size verebildiği sevginin, anlayışın ve farkındalığın ancak o kadar olmasıdır.

Bunu fark ettiğinizde kırgınlıklarınızın tamamı geçmez. Ama yükünüz hafifler. Çünkü artık kendinizi, başkalarının kapasitesi üzerinden değerlendirmeyi bırakırsınız.

Ve belki de o zaman, sizi gerçekten görebilen insanlarla daha derin, daha samimi ve daha sağlıklı ilişkiler kurmaya başlarsınız.

Sevgilerle…