İnsan, doğası gereği kabul görmek ister. Sevilmek, değer görmek, ait hissetmek en temel duygusal ihtiyaçlarımızdandır. Ancak bazen bu ihtiyaç öyle güçlü bir hâl alır ki, farkında olmadan kendi isteklerimizi, sınırlarımızı ve hatta kim olduğumuzu ikinci plana atmaya başlarız. İşte tam da bu noktada, psikolojide “people pleasing” olarak adlandırılan, Türkçeye ise “başkalarını memnun etme eğilimi” olarak çevrilebilecek davranış biçimi ortaya çıkar. Çoğumuz bunu nezaket, fedakârlık ya da iyi niyet olarak görürüz. Oysa her fedakârlık sağlıklı değildir. Bazen “iyi insan olmak” ile “kendinden vazgeçmek” arasındaki çizgi fark edilmeden aşılır. İlişkilerde en sık karşılaşılan cümlelerden biri şudur: “Ben onun üzülmesini istemedim.” Bu cümlenin arkasında çoğu zaman sevgi kadar korku da vardır. Reddedilme korkusu, yalnız kalma korkusu, eleştirilme korkusu ya da yeterince sevilmeme korkusu… Bu korkular, insanı zamanla kendi sesini kısmaya iter. Söylemek istediği sözleri yutar, istemediği şeylere “evet” der, sınırlarını kaldırır ve karşısındaki kişinin beklentilerine göre yaşamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında uyumlu biri gibi görünür. Ancak iç dünyasında giderek büyüyen bir yorgunluk taşır. Çünkü insan, sürekli başkalarının mutluluğunu öncelik hâline getirdiğinde, kendi mutluluğunu sessizce ertelemeye başlar. Ne acıdır ki, birçok kişi bunu sevgi zanneder. Oysa sevgi, kendini yok ederek yaşanmaz. Sağlıklı bir ilişki, iki insanın birbirini olduğu gibi kabul edebilmesiyle mümkündür. Elbette her ilişki emek ister, anlayış ister, zaman zaman fedakârlık da gerektirir. Ancak fedakârlık tek taraflı olduğunda, ilişki bir süre sonra sevgi ilişkisinden çıkar; onay alma mücadelesine dönüşür.

Başkalarını memnun etmeye çalışan insanlar çoğu zaman şunu düşünür:

“Hayır dersem kırılır.”
“Kendimi ifade edersem beni yanlış anlar.”
“Gerçek düşüncemi söylersem beni terk eder.”
Bu düşünceler zamanla kişiyi kendi kimliğinden uzaklaştırır. Çünkü artık davranışlarını kendi değerleri değil, karşı tarafın vereceği tepki belirlemeye başlar. İşin en düşündürücü tarafı ise şudur: Başkalarının bizi sevmesini sağlamak için sürekli değişirken, aslında onların bizi gerçekten tanımasına hiç fırsat vermeyiz. Onların sevdiği kişi, çoğu zaman bizim gerçek benliğimiz değil; onları mutlu etmek için oluşturduğumuz bir karakter olur. Peki ya bir gün yorulduğumuzda? Bir gün “Artık böyle olmak istemiyorum” dediğimizde? İşte o zaman hem kendimize hem de kurduğumuz ilişkilere yabancılaşmaya başlarız. Bu yüzden birçok insan yıllarca ilişkilerin içinde olmasına rağmen kendini yalnız hisseder. Çünkü görülen kişi, gerçek kendisi değildir. Oysa gerçek sevgi, kusurlarımızla, farklılıklarımızla ve sınırlarımızla kabul görebildiğimiz yerde başlar. İnsan kendini sürekli ispat etmek zorunda hissettiği bir ilişkide huzur bulamaz. Sürekli dikkatli konuştuğu, yanlış yapmaktan korktuğu, karşı tarafın sevgisini kaybetmemek için rol yaptığı bir yerde güven duygusu gelişmez.

SEVGİ, PERFORMANS DEĞİLDİR

Kimse sevgiyi hak etmek için kendini tüketmek zorunda değildir. Bir başka önemli gerçek de şudur: Herkes tarafından sevilmek mümkün değildir. Bunu kabul etmek, insanın özgürlüğünün başlangıcıdır. Çünkü herkesin beklentisini karşılamaya çalıştığımızda sonunda kimseyi tam anlamıyla memnun edemediğimiz gibi, kendimizi de mutsuz ederiz. Hayatımız boyunca farklı insanlarla karşılaşacağız. Kimileri bizi olduğumuz gibi kabul edecek, kimileri etmeyecek. Kimileri bizi anlayacak, kimileri yanlış yorumlayacak. Bunların hepsini kontrol etmemiz mümkün değildir. Kontrol edebileceğimiz tek şey, kendi duruşumuzdur. Ne hissettiğimizi dürüstçe ifade edebilmek… Gerektiğinde “Hayır.” diyebilmek… Sevdiğimiz insanları kırmadan ama kendimizi de incitmeden sınırlar çizebilmek… İşte gerçek olgunluk burada başlar. Unutmamak gerekir ki, bir ilişkinin devam etmesi uğruna sürekli kendinden vazgeçen kişi, günün sonunda ilişkiyi korumuş olabilir; fakat aynaya baktığında kendisini tanımakta zorlanabilir. Hayatın en büyük başarısı herkes tarafından sevilmek değildir. En büyük başarı, kendini inkâr etmeden sevebilmek, kendin olarak yaşayabilmek ve seni gerçekten sen olduğun için seçen insanlarla yol alabilmektir. Çünkü gerçek bağlar, maskelerin arkasında değil; samimiyetin içinde kurulur. Ve belki de en önemli soru şudur: Başkalarının seni sevmesi için ne kadar değişiyorsun? Yoksa seni gerçekten sevecek insanların, olduğun kişiyi tanımasına izin verecek kadar cesur musun?