“Onsuz yapamam…”

Bir çift ve aile terapisti olarak terapi odasında en sık duyduğum cümlelerden biri budur. İlk duyulduğunda bu ifade yoğun bir sevginin göstergesi gibi gelebilir. Oysa bu cümlenin ardında çoğu zaman yalnızca sevgi değil; kaybetme korkusu, yalnız kalma endişesi, belirsizlik, geçmiş deneyimler ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişki yer alır. Son dönemde sıkça karşılaştığım bir cümle var:

“İnsan bazen ilişkiden değil, ayrılığın anlamından korkar.”

Bu ifadeyi düşündürücü buluyorum. Çünkü gerçekten de birçok insan için ayrılık yalnızca bir ilişkinin bitmesi değildir. Ayrılık bazen güvenin kaybı, bazen ait olma hissinin sarsılması, bazen de yıllardır inşa edilen kimliğin sorgulanması anlamına gelebilir.

Ancak bir çift ve aile terapisti olarak şunu da söylemek isterim: İlişkiden ayrılamamayı tek bir nedene bağlamak doğru değildir.

İnsan davranışı tek bir açıklamayla anlaşılabilecek kadar basit değildir. Bir kişinin ilişkisini sürdürüyor olması, yalnızca çok sevdiği anlamına gelmeyebilir. Aynı şekilde bir ilişkiden ayrılamıyor olması da tek başına bağımlı bir ilişki yaşadığı anlamına gelmez.

Bazen bağlanma örüntülerimiz bizi ilişki içinde tutar. Çocuklukta bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişki, yetişkinlikte yakın ilişkilerimizi etkileyebilir. Bazen benlik algımız devreye girer. Kendimizi yalnızca bir ilişkinin içinde tanımlıyorsak, ayrılık yalnızca partneri değil, kim olduğumuza dair algımızı da sarsabilir.

Bazen ise mesele psikolojik olmaktan çok yaşamın gerçekleridir. Ekonomik koşullar, çocukların sorumluluğu, sosyal destek eksikliği, kültürel baskılar ya da güvenlik kaygıları bir ilişkinin devam etmesinde belirleyici olabilir.

İşte bu nedenle terapi odasında hiçbir zaman tek bir açıklamaya tutunmam.

Çünkü her insanın yaşam öyküsü kendine özgüdür.

Çift ve aile terapisinde ilişkiye yalnızca yaşanan problem üzerinden bakmayız. İlişkinin tarihine, tarafların bağlanma biçimlerine, iletişim örüntülerine, aile deneyimlerine, bireysel kaynaklarına ve içinde bulundukları yaşam koşullarına birlikte bakarız. Bazen sorun ilişkinin kendisindedir, bazen ise ilişkinin taşıdığı anlamdadır.

Kendi psikoterapi sürecim de bana bunun ne kadar önemli olduğunu öğretti.

Ben de yıllar içinde çocukluk deneyimlerime ve özellikle annemle kurduğum ilişkiye çalıştım. Bu süreçte annemi eleştirmekten çok, onu kendi yaşam öyküsü içinde anlamaya başladım. Onun seçimlerini, yaşadığı zorlukları ve taşıdığı yükleri fark ettikçe, olaylara daha geniş bir pencereden bakabildiğimi gördüm.

BAKIŞ AÇISI

Bu bakış açısı bana yalnızca bireysel olarak değil, terapist kimliğim açısından da önemli bir şey öğretti: İnsanları anlamaya çalışmak, onları haklı çıkarmak değildir. Anlamak; davranışların nasıl oluştuğunu görebilmek ve değişim için daha sağlıklı bir zemin oluşturabilmektir.

Terapi tam da bu nedenle kıymetlidir.

Çünkü terapi bize suçlu aramayı değil, anlamayı öğretir.

Anlamaya başladığımızda ise yalnızca geçmişimizi değil, bugün kurduğumuz ilişkileri de farklı bir gözle değerlendirebiliriz.

Bugün birçok kişi ilişkisindeki sorunlara hızlı çözümler arıyor. Oysa psikolojik değişim çoğu zaman tek bir farkındalık anıyla gerçekleşmez. Kalıcı değişim; güvenli bir terapötik ilişki içinde, kişinin kendisini tanıması, ilişki örüntülerini fark etmesi ve bunları yaşamına adım adım taşımasıyla mümkün olur.

Terapi bir reçete değil, bir yolculuktur.

Bu yolculukta bazen çocukluğumuza döneriz, bazen bugünkü ilişkimizi konuşuruz, bazen de kendimize yıllardır sormadığımız soruları sormaya başlarız.

Belki de bunların en önemlisi şudur:

“Ben gerçekten ilişkiden mi ayrılamıyorum, yoksa ayrılığın benim için ne anlama geldiğini hiç düşündüm mü?”

Bu sorunun cevabı herkes için farklıdır.

Ve belki de terapiyi değerli kılan tam olarak budur.

İnsanı tek bir açıklamaya indirgemeden, tüm yaşam öyküsü ve ilişki dinamikleri içinde anlamaya çalışması…