Oldu, oluyor... Geldi, geliyor... Yapıldı, bitti... Sonuç bekleniyor derken o büyük an geldi çattı. Aylardır ter döken milyonlarca gencin kalp atışlarını hızlandıran YKS sonuçları nihayet açıklandı. Gecelere yayılan endişeler, sabahlara taşan umutlar yerini şimdi yeni bir maratona, tercih sürecine bıraktı. Bu yıl da rakamlar konuşuyor: 439 bin 536 aday, başvurduğu halde sınav salonunun kapısından içeri adım atmadı. TYT’ye başvuranlardan 209 bini, AYT’den 171 bini, YDT’den ise 59 bini sınava hiç katılmadı. Belki hazır hissetmediler, belki hayat onları başka yollara savurdu... Ama dikkat çeken bir detay var: Kadın adaylar, sınavlara katılımda erkek adayları geride bıraktı. Belki bu, umudun ve kararlılığın cinsiyeti olmadığını; ama bazı şeylerin sessizce değiştiğini de anlatıyordur bize. 

BİR YOL AYRIMI  

Şimdi gözler 30 Temmuz’a çevrildi. Tercih süreci başlıyor. Her tercih bir yön, her yön bir ihtimal... Gençler artık puanlarını değil, hayatlarını seçecekler. Gönül ister ki; bir öğrenci, üniversitede hangi bölümü seçerse seçsin, hayal ettiği alanda eğitim alabilsin. Sanat isteyen sanatla, mühendislik isteyen teknolojiyle, tıp isteyen insan hayatıyla buluşabilsin. Çünkü eğitim bir ayrıcalık değil, bir hak; ama aynı zamanda bir yeterliliktir de. Düşünsenize, sadece bir öğrenci beyin cerrahı olmak istedi diye, gerekli bilgi ve beceriye sahip olmadan o alanda eğitim almış olsaydı... O ameliyat masasına gönül rahatlığıyla yatabilir miydik? Veya yalnızca “istemek” yetseydi inşaat mühendisi olmak için, yapılan binaların gölgesinde yaşamaya ne kadar cesaret edebilirdik? 

SİSTEM ADİL Mİ? 

Bu noktada eğitimde seviye, yani liyakat kaçınılmazdır. Ancak ne yazık ki ülke gerçekleri, başka bir çelişkiyi de beraberinde getiriyor. On binlerce genç, zeka, yetenek ve potansiyele sahip olmasına rağmen, yalnızca birkaç puan farkla hayalini kurduğu mühendislik bölümünün kapısından geri dönüyor. Çünkü üniversiteye giriş hâlâ büyük ölçüde sıralamaya dayalı bir yarış. Bir maraton değil; adeta bir sprint. Ve bu sistem, her adımda gençleri yeteneklerine değil, puanlarına göre şekillendiriyor. Sonuç mu? Mutsuz mühendisler, ilgisiz öğretmenler, hevesi kırılmış sanatçılar ve yanlış yönlendirilmiş hayatlar... Eğitimde bu sınav odaklı yaklaşım, gençlerin yaratıcı düşünme becerilerini törpülüyor. Problem çözmek yerine test çözmeye odaklanan bir nesil yetişiyor. Pratikten uzak, hayattan kopuk bir sistem içinde birey sadece sınav kazanmayı öğreniyor, yaşamayı değil. Bu sistemde kaybeden yalnızca birey değil; aslında tüm toplum. Çünkü toplumsal kalkınma, ancak potansiyelini gerçekleştirebilmiş bireylerle mümkündür. Ve biz hâlâ gençlerin potansiyelini değil, puanını konuşuyoruz. 

BELİRLEYİCİ DEĞİL GÖSTERİCİ 

Üniversite tercihi… Kulağa ne kadar sade geliyor değil mi? Oysa o küçük kutucuklara yazılan her bölüm, bir ömrün yönünü tayin ediyor. Hele ki bu tercihler, ergenlik gibi fırtınalı bir dönemde yapılıyorsa, işin rengi daha da değişiyor. Ergenlik, bireyin kimliğini aradığı, kendiyle ve dünyayla yüzleştiği bir geçit. Bu geçitte yürürken bir yandan “Ben kimim?” sorusuyla boğuşuyor, diğer yandan “Ne olmalıyım?” sorusunun baskısıyla karşılaşıyor gençler. Henüz kendini tanıma yolculuğu yarımken, ömürlük bir meslek seçmesi bekleniyor ondan. Ne yazık ki bu kritik süreçte, gençlerin sesi çoğu zaman bastırılıyor. Ailelerin beklentileri, toplumun dayattığı "saygın meslekler", hatta arkadaşların yönlendirmeleri, bireyin kendi eğilimlerini gölgeliyor. Birçok genç, aslında ilgisinin olmadığı ama “geleceği parlak” denen bölümlere yöneliyor. Oysa parlak bir gelecek, sadece maaşla değil; anlamla, tatminle ve aidiyetle mümkündür. En büyük eksikliklerden biri de rehberlik. Gençler çoğu zaman hangi bölümde ne öğreneceklerini, mezun olduklarında nasıl bir hayatla karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Bilgi eksikliğiyle yapılan tercihler, zamanla mutsuzluk, verimsizlik ve pişmanlığa dönüşebiliyor. Ve bu, sadece bireyin değil, ülkenin de kaybı oluyor. Bu yüzden tercih dönemi, sadece bir "başvuru süreci" değil; gençlerin kendilerini tanıma, hayallerini sorgulama ve gerçek bir yön çizme sürecidir. Bu sürece saygı göstermek, onları dinlemek ve yol arkadaşlığı yapmak, hem ailelerin hem de eğitim sisteminin temel sorumluluğudur. 

BOŞ BAŞARI HİKAYELERİ  

Üniversite tercihi, genç bir bireyin yalnızca eğitim değil, yaşam yolculuğuna attığı en ciddi adımlardan biridir. Bu adım, çoğu zaman hem umut hem de belirsizlik taşır. Tam da bu noktada ailelerin varlığı, gençler için bir pusula olabilir, yeter ki bu pusula, onları kendi yollarından çevirmesin. Aile desteği, rehberliğin ta kendisidir; ama rehberlik, “benim istediğim gibi olsun” demek değildir. Ne yazık ki pek çok genç, anne babasının gerçekleştiremediği hayallerin taşıyıcısı olmaya zorlanıyor. Tıp okusun istiyoruz çünkü “garantili meslek”. Hukuk okusun istiyoruz çünkü “saygınlık kazandırır.” Ama ya genç ne istiyor? Ya onun hayali bambaşka bir yerde, başka bir dünyada filizleniyorsa? Bir çocuğun neye ilgi duyduğunu anlamaya çalışmak, onun yeteneklerini fark etmek ve hayattaki hedeflerini dinlemek; işte gerçek destek burada başlar. Unutmamalıyız ki, her bireyin yolu kendine özgüdür. Kimi insan elleriyle üretmekten mutluluk duyar, kimi yazmaktan, kimi araştırmaktan, kimi insanlara dokunmaktan... Bu farklılıklar, meslek tercihlerini de şekillendirmelidir. Meslek seçimi bir ömürlük yolculuktur. Doğru karar, çocuğun kendi iç sesiyle, içten gelen bir kararla verildiğinde anlam kazanır. Aile bu yolculukta harita çizen değil, yön bulmaya yardımcı olan bir eşlikçi olmalıdır. Genç özgür olmalı ki, seçtiği meslek onu mutlu etsin; hayatına anlam katsın. Aksi halde, başkalarının hayatını yaşamaya çalışan bir kuşaktan geriye yalnızca içi boş başarı hikâyeleri kalır.