“Siverek’te, Kahramanmaraş’ta sıkılan kurşunlar hepimizi vurmuştur. Bir şey yapalım!”
“Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı’na,
Beş aylık acı bir yoksulluğun maddi ve manevi sonuçlarına tahammül edemeyerek, Canik Mutasarrıflığı’na ve Maarif Müdürlüğü’ne, ilçemiz kaymakamlığına müracaat ettik. Ömrümüzü öğretmenlikle yok ettiğimizden çok sevdiğimiz vazifemizi terk edemedik. Yorgan ve gömleklerimize kadar eşyamızı satıp dayanmak için gayret ettik. Ancak sefaletimiz son dereceye vardı, tahammülümüz kalmadı… Çarşamba İlkokulu öğretmenleri”
Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na durumlarının hazin halini anlatan yukarıdaki örneğe benzer birçok öğretmen mektubu gelir. Bu bir bildirimden çok, ölüyoruz diye haykırmaktı aslında.
Tokat’tan Rize’ye, Sivas’tan Merzifon’a kadar öğretmenler artık dayanacak güçlerinin kalmadığını bildiriyor; Maarif Vekilliği’nden ve Meclis’ten, bu duruma bir çözüm bulunmasını istiyorlardı. Aslında bu durum bir anda ortaya çıkmamıştır. Kaynağın nedeni Osmanlı’nın eğitim politikasında aranmalıdır. Çok kısaca de olsa o günleri değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan fotoğraf şöyledir:
Tanzimat’a kadar eğitim “Enderun” sistemiyle giderilmeye çalışılıyordu. O da sarayda kurulmuş ve yine saraya ve devlete hizmet amacı güden devşirme çocukların yetiştirilmesi anlamına geliyordu ki; toplumun büyük tabanı eğitimden yoksun kalmaktaydı. Üstelik Enderun sistemi, halkın dini ve Arapçayı öğrenme taleplerini karşılamakla, temel eğitimi verdiği hatasına düşüyordu. Oysaki eğitim bir devletin temel görevi, kamu hizmetidir. Bu anlayış 1869 tarihli Maarifi Umumiye Nizamnamesi’yle (Genel Eğitim Yasası) hayat buldu ilk kez. Bu yasal düzenlemede eğitim hizmetleri ilk kez açıkça ve madde madde yazılıyordu. (Örneğin öğretmen yetiştirmenin devletin bir görevi olduğu ilk kez bu yasada belirtilmiştir.)
Oysa ilerici bir hamle gibi görünen bu yasanın çok ciddi bir eksiği vardı. Bu sistem rüştiye, (eski ortaokul) idadi (lise) ve yüksekokullar için geçerli olup; ilkokulların ya da sıbyan mekteplerinin kurulmasını ya da idaresini halka bırakıyordu. Yani okulun yerinin belirlenmesinden, binasının inşasına, ders araçlarından, görev yapacak öğretmenlerin maaşlarına kadar halk kaynak sağlayacaktı. Bu yasa ilköğretime verilen değeri göstermesi adına Türk eğitim tarihinde daha derin ve daha geniş kapsamda incelenmelidir diyerek; biz gelelim 1912’deki yeni eğitim yasasına: “Tedrisatı İptidaiye Yasası”… Yani “İlköğretim Yasası”. Bu yasa adının yüceliğine karşın sadece devletin yetkilerini biraz daha genişletiyor; ancak ilköğretimin tüm yükünü, okulun bulunduğu köy ve mahalle halkının ödemesini öngörüyordu.
Mustafa Kemal ve arkadaşları, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ilan ettikten sonra hızlı bir örgütlenme çalışmasına tutuştular. Kurulan ilk hükümetin ilk Maarif Vekilliği’ne, aynı zamanda tıp doktoru da olan Dr. Rıza Nur getirilir. (Meraklısına Not; Daha sonraları (1926’dan sonra) İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le görüş ayrıcalığına düşecek olan Rıza Nur ülkeyi terk edecektir. İsmet İnönü’yü Lozan’da “yeteri kadar” etkin olamamakla, Mustafa Kemal’i de taa Çanakkale’den beri “Almanlara yakın bir politika izlemekle” suçlar.) Rıza Nur; vekillik çalışmalarını Anadolu’da sürdürülen Milli Mücadele’yle birlikte, eğitimin aksamaması yönünde yoğunlaştırır. Örneğin; orduda görevli yedek subay öğretmenler hariç, geriye kalanlarla eğitimi sürdürmeyi dener. Ancak Türkiye’nin zor günleridir o günler. Bu yokluk ortamı içinde artık direnme gücü kalmamış öğretmenler 3 Şubat 1920 günü Ankara Öğretmen Okulu’nda coşkulu bir buluşma gerçekleştirirler. Ağırlıkta Ankara, Tokat ve Yozgat ilinin öğretmenlerinin bulunduğu bu buluşmanın amacı; “içinde bulundukları kötü yaşam koşullarını protesto etmek ve maaşlarının arttırılmasını sağlamak”tır. Zaten en az 7-8 aydır hiç maaş alamamış öğretmenler, 3 Şubat buluşmasında şu kararı alırlar: “4 Aralık 1920 Pazartesi günü okullara gidilmeyecek ve görevler terkedilerek bir grev gerçekleştirilecektir.”
3 Şubat buluşması, eğitim tarihimiz adına çok önemli bir buluşmadır. Çünkü orada alınan grev kararı; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk öğretmen grevidir. Aynı dönem gazetelerinin yazdıklarına bir göz atacak olursak durumun hassasiyetini daha iyi anlarız: Hâkimiyet-i Milliye gazetesi: “…kimse öğretmen olmak istemiyor. Çünkü öğretmenler kapıcılardan bile daha az maaş alıyor.” manşeti atarken, Tedrisat Mecmuası; “… Öğretmenler, her yerde ve bilhassa bizde çok çalışıp, güçlükle geçinen halis proletaryadır” gibi evrensel bir yoruma gitmiştir. Durum son derece ciddidir.
4 Aralık 1920’de alınan karar uygulanır. Grev başlar. Ankara Maarif Müdürü, Maarif Vekili Rıza Nur’a, Ankara’da bütün okulların öğretmenlerinin görevlerini terk ettiklerini, okullara gelmediklerini ve bu nedenle okulların kapandığını bildirir. Aynı gün saat 12.45’de TBMM’de Meclis Başkan Vekili Vehbi Efendi, Ankara öğretmenlerinin grev ilan etmelerinden dolayı Maarif Vekili Rıza Nur’dan açıklama isteyen Kütahya Milletvekili Cevat Bey’e söz verir:
“Bugün Ankara’da bütün okullar kapanmıştır. Öğretmenler grev yapmışlardır. Tabii maaş verilmediği için. Bu maarif meselesine, terbiye meselesine göstereceğimiz ehemmiyet, eğer hudutlar meselesine göstereceğimiz ulvi ehemmiyet kadar mühim olmazsa, bilmem bu davayı nasıl kazanacağız. En mühim düşmanımız cehalettir… Bugün mektepleri kapatarak sefil ve perişan sokaklarda kalan çocuklarımız cahil kalırsa, ahlâktan sefil olursa, bu kan dökerek elde etmek istediğimiz sevgili vatanı kime vereceğiz? Bu duruma ehemmiyet verelim. Maarif Vekili gelsin meseleyi bize açıklasın. Sebeplerini anlayalım…”
Bu konuşma üzerine, Maarif Vekili Rıza Nur, öğretmenlere verilen maaşlarla ilgili sistemin hatalı bir sistem olduğundan söz ederek; halkın savaş ve işgaller sonucu, eğitime katkı yapamadığını anlatır. Çözüm önerisiyse basittir; “Öğretmenler maaşlarını devletten almalıdır.” O yıllarda öğretmen maaşları Maarif Vekilliği’ne ait binaların kira gelirlerinden karşılanmaktadır. Hatta bu sistem bölgelere göre değişiklik de gösterebilmektedir. Örneğin Kars’ta öğretmen maaşları, doğu cephesinde görev yapan yedek subaylardan kesilen ödeneklerle sağlanırken; Yozgat’taki bir okulun giderleri bölge halkı tarafından karşılanmaktadır. Yani düzenli ve planlı bir maaş ödemesi söz konusu değildir.
Sıkı tartışmalar yaşanır Meclis’te. Diğer vekiller, “dibe vurmuş” öğretmenlerin durumunu bu noktaya varmadan bildirmeyen Rıza Nur’u epey bir hırpalarlar. Rıza Nur; “Öğretmenler genel bir çöküntü içerisindendirler” deyince kıyamet kopar.
Genel olarak tartışmanın çizgisi şu eksenlerde alev alır: 15 Mayıs 1919’da İzmir işgalini izleyip, hemen ardından protesto mitinglerini düzenleyenler hep öğretmenler değil miydi? Sonra Erzurum Kongresi’ne 5, Sivas Kongresi’ne 1 delegeyle katılan meslek grubu yine öğretmenler değil miydi? Ayrıca 337 vekilin oluşturduğu ilk meclisin 30 vekili öğretmenlerden oluşmaktaydı. TBMM ve Türk hükümeti, öğretmenlere Milli Mücadele’nin en zor görevini vermemişler miydi? “Halkı olası işgallere karşı uyarmak ve örgütlemek, Meclis’e karşı ayaklanmalarda da öğüt yoluyla halkı yola getirmek…”
Sonuç olarak, öğretmenlerin eksik maaşları, vekiller tarafından - yani kişisel çabalarla - ödenir. 5 Mayıs’tan 13 Aralık 1920’ye kadar Maarif Vekilliği yapan Rıza Nur, bu direnç karşısında istifa etmek zorunda kalır. “Gönüllü olarak cephede ölen” öğretmenlerin “okullarında açlıktan ölmelerini” engelleyemediği için… Meclis’e gelen “tazallümname” lerin (şikayet mektubu/dilekçesi) ardı arkası kesilmediği için…
Öğretmenlerin eğitim bakanını bile istifa ettirecek kadar güçlü olan bu grevi sonrasında Meclis, konuyu öğretmenlerin lehine enine boyuna bir daha tartışır.
Sonuçta ilginç bir anlaşmaya varır bütün vekiller. Tek bir öğretmene bile grev yaptığı için ceza verilmemesi konusunda ortak karar alınır. Öğretmenlerin 14 günlük grevi haklı bulunur, maaşlarına zam yapılır ve ödemelerin geçici değil de, genel bütçeden yapılmasının sağlanması için çalışma başlatılır. Çok uzamaz bu süreç; 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) kanunuyla da, tüm öğretmenler devletten maaş alır hale gelirler.
“Öğretmenler! Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister!”
Öğretmen örgütlenmesinin tarihi dramatik hikâyelerle doludur... İsterseniz kısa kısa alıntılarla mini bir yolculuğa çıkalım.
“Kuvay-ı Milliye” terimi ilk kez, bir öğretmen örgütü olan Milli Kongre Cemiyeti tarafından kullanılmıştır. Bu oldukça önemli… Sonra TBMM’nin 18 Temmuz 1921 tarihli zabıtlarında şöyle bir not gözümüze ilişir: “Maraş Lisesi öğretmeni Hayrullah Bey, Fransız işgali üzerine dağa çıkmış, işgalcilerle savaşırken şehit düşmüştür.” Zor günlerin insanı olan öğretmenin, öncü kimliği adına gururlu bir not… Sonra İsmail Göldaş’ın “Milli Kurtuluş Savaşı’nda Öğretmen” adlı kitabının 29. sayfasında, büyük eğitim devrimcisi Mustafa Necati’yle ilgili şöyle bir bölüm vardır: “İzmir’deki Muallim Cemiyeti’nin faal üyesi Mustafa Necati milli-devrimci hareketin Ege Bölgesi’ndeki yayılmasında ve örgütlenmesinde oldukça önemli görevler yüklenmiş, işgalcilere ilk kurşunu atanlar arasında yer almıştır.”
(Not; Çok genç yaşta ölen, Atatürk’ün ve İnönü’nün çok sevdiği, Cumhuriyetin en çalışkan Milli Eğitim Bakanı kabul edilen Mustafa Necati’nin ölümü dolayısıyla, Başbakan İsmet İnönü’nün Mustafa Necati’nin mezarı başında yaptığı konuşmanın özeti şöyledir:
“… Cumhuriyet evlatlarının vazifeleri, bu vatanın, cihan vatanı içinde passız bir çelik, medeniyetin umranı ve nimetleriyle bezenmiş bir bahçe, ilmin fennin, kültürün yüksek mazhariyetlerine ermiş vatandaşlar yuvası olması için çalışmak, uğraşmak, mücadele etmektir. Bu yolda hiçbir müşkül tanımıyoruz. Bu uğurda hiçbir emeği, hiçbir hayatı, hatta baharına doymadan sönse, gene de çok görmüyoruz… İnkılapçıların ölürken kalanlardan ve yeni yetenlerden bir tek dileği vardır: Cansız bileklerinde sallanan vazife bayrağının kavranıp daha yüksekte dalgalandırılması… Necati, aziz Necati dileğin yerine getirilecektir.”
(Bu alıntı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitime verdiği önemi göstermesi adına çok önemlidir.)
Kayıtlara geçen ikinci öğretmen grevi Nisan 1921’de, bu kez İstanbul’da gerçekleştirilir. Bu grevde Osmanlı Hükümetinin Eğitim Bakanı istifa etmez etmesine ya, açıkçası çok da ses çıkmaz bu eylemden. Hakimiyet-i Milliye gazetesi; öğretmen maaşlarına yapılan “azıcık” iyileştirmeyi kastederek; “… bu hastalığı kökten tedavi etmek değil, geçici bir çarenin aranmasıdır” diye yazar. O günlerden ilginç bir kayıt var elimizde: “Kastamonu öğretmenlerinden Mehmet Emin Efendi, Ömerli Kariyesi’ne üç yüz kuruş maaşla tayin edilmiştir. Tarih 1 Eylül 1921” Ancak daha da ilginç bir not var ki; Mehmet Emin Efendi bu tayini bildiren Kastamonu Maarif Müdürlüğü’ne tayini kabul etmediğini bildiren bir dilekçe yollar: “… Ameleliği muallimliğe tercihan istifa ediyorum.”
Peki suyu bu kadar bulandıran neden neydi? Aslında çok basit. Cumhuriyetin ilk yıllarında 3.000 civarında okul ve sadece 10.000 civarında öğretmen vardı. Hepsi hepsi bu. Bu hızla koskoca Anadolu’yu aydınlatmak kaç yüz yıl sürerdi, siz hesap edin. Yeni bir şeye, ülkeyi kendi kültürünü kaybetmeden, tam da içinden kalkındıracak yeni bir rüzgâra, yeni bir atılıma, yeni bir eğitim anlayışına ihtiyaç vardı. Gerçi harf devrimi yapılmış, halkevleri, halk odaları, millet mektepleri açılmıştı ama yetişmiş eleman sıkıntısı çözülememişti henüz. Cehalet büyük, köyler perişan bir Ortaçağ görünümündeydi. Yeni, yepyeni bir harekete ihtiyacı vardı ülkenin.
“Boz toprakta taze yeşil / Karacalarda ak okul / Işıyıvermiş dağ yolu / Günaydın der köylerimize / Gün ışığı insan eli / Bir şevk sarar öğrencileri / Uzanırlar bütün gün / Bilginin güzelliğin havasına / Yağmur altında yaz ekini gibi / Karşılarında Ata’nın gözleri / Sıcaklığını duyar aydınlığı yaşamanın / Yürekleri / Ah akşam oldu da bastı mı kareler / Söner o sevinç / Tüm ağırlığı çekilmezliğiyle / Başlar yüz yılların gecesi / Bir köşede mahzun kalır Atatürk / Kahrolur öğretmenleri / Nasıl çekip almalı onları nasıl / Geriliğin kara gücün elinden (…) Nasıl etmeli de / Bir harman sonu mutluluğu içinde / İnsanca yaşamalı / Öğretmen Kavruk Ömer biliyordu, güç işti bu / Biliyordu korkunçtu düşman / Farkındaydı fısıltıların / Aldırmıyordu / Damarlarını zorluyordu gençliği / Bir tren kaldırıyordu aklından / Her gün inancı / Güzel günlere doğru / Mahzun komağa Ata’yı / Razı değildi içi / Ha bire savaşıyordu.”(Karacalarda Ak Okul şiiri, Başaran, Nisan Haritası, Varlık Y. Temmuz 1960, Sayfa 45-46’dan alıntı.)
17 Nisan 1940 günü Köy Enstitüleri kurulur. Muhteşem bir iç dinamik harekete geçirilir. Türkiye eğitim tarihinin en aydınlık dönemi başlar. Artık cehaletle savaşmak daha kolaydır. Çünkü devşirme yöntemler yerine, ülkenin öz kültürü öz benliğe, yurt tutkusu bilimsel kuşkuya dönüşmektedir. Atılım engellenemez bir hâl alır… Ancak 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra her şey tepetaklak olur. Tek parti CHP kaybeder. Küçük Amerika olma düşleri gören, dış sermayeye ülkeyi peşkeş çeken Menderes’in Demokrat Parti’si başa gelir. Öncelikle bütün yenilikçi anlayışlar, kalın perdelerle örtülmek istenir. Sonra da radikal kararlarla başta eğitim hamleleri ve eğitim emekçileri susturulur. Köy Enstitüleri 1954 yılında resmen kapatılır.Karanlık; provasını bitirmiş, sahneye çıkmıştır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bugünün eğitim faciasının zehirli kökünü kurcaladık ya, burnumda kesif, mide bulandıran bir koku... Üstüne üstlük kapkara, pis bir elin gırtlağımı sıktığını hissediyorum şu an… 4 Aralık 1920’de milletvekillerinin kendi maaşlarından toplayıp ödedikleri öğretmen maaşları hikâyesi nerdeeee; öğretmenini sürüm sürüm süründüren sonraki çirkin zihniyet nerde? Ne oldu, ne zaman oldu da öğretmenler “öcü” oldu böylesi?
Neyse biz, içimizi karartmadan, bize yakıştığı gibi yemyeşil bir sesle, Başaran’ın sesiyle bitirelim yazımızı. O hem enstitülü, hem öğretmen, hem de şahane bir türkücü.
“Bir rivayet ıslahat / Değişiyor yöneticiler / Diyor ki eğitimbaşı / Sürüp gidecek bu (…) Bulandı düşünceler sular / Bir daha öldürülecek Sokrates / Köyde kentte / Zehir eziyor karanlık adamlar / Bütün karanlıklara karşıydılar / Onlardaydı 16000 yürek / Köylerde 3000 öğretmen / Hidayet Bey dokundu saza / Türküye başladılar.
Ah o seni tekdirin bize abestir / Dari diri dari diri dari diri dam / Bu yiğitlik sana kimden mirastır / Dari diri dari diri dari diri dam / Eğer ki kulluğa verirsen destur / İnaaan üçten beşten senden geride kalan değilem / Broyyyyyyyyy…” (Broyyyyy, Başaran, Nisan Haritası, Varlık Y. , Temmuz 1960, Sayfa 50’den alıntı)