“Şimdi neredeyim? Yüksek düş'ün içinde sarsıntı, soğuk ter gırtlağımda bir güz mührü... Neredeyim ki azalıyorum, gecede yükseliyor simsiyah kanım... Şimdi buradayım: kâğıtla kalem arasında titrek, kararsız, bir sınır varsa beni benden ayıracak, tam da kanın mürekkebe dönüp kuruduğu yerdeyim... Beşir Fuad, yanlış kardeşim benim”(Enis Batur’un “Yanlış Mesel” şiirinden alıntı)
Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı yaptığı 7 Temmuz 2010 tarihinde TBMM'de yaptığı bir konuşmada, aydın-halk kopukluğu ve aydın seçkinciliğine (elitizmine)Beşir Fuad'ı örnek vererek şöyle demişti:
“Benim karşı çıktığım elitizmdir. Elitizm de nedir? Açın, büyük bir literatür var. Beşir Fuad’ı okudunuz mu, Beşir Fuad’ı? Fransa’ya gidip birtakım ideolojik çalışmalardan sonra kendi toplumuna yabancılaştığı... bir anlamda yine de saygı duyarım, büyük bir arayışın ismidir... Biraz önce zikrettiğim Beşir Fuad’a da bir entelektüel olarak, bir aydın olarak saygı duyarım ama o aydın elitizminin halk ile yaşadığı gerilimi de bilirim. Onu etüt etmek benim akademik hayatımın bir parçası. Onu anlayamazsak biz kendi tarihimizi de anlayamayız. "
"Toplumuna yabancılaştı, intihar etti”...Hepsi bu mu yani? Yani intihar eden yazarlar, şairler, sanat adamları yaşadıkları topluma yabancılaşanlardır, öyle mi? Belki de sanat adamları toplumun önünde olduklarından, yaşadıkları çağı ileri götürmekten söz ettiklerinden böylesi bir vahşi yalnız bırakılmalarından ötürü anlaşılmayan-anlaşamayan,”toplumun intihar ettirdiği” insanlardır, kim bilir? Niye yönetimdeki erk sahibi ideolojinin ne kadar toplumcu olduğu tartışması açılmaz da hep ideoloji tarafından kışkırtılan sanatçının uyumsuzluğundan söz edilir ki?
Birçok şey söylendi, birçok bakış açısıyla birçok incelemede kesilip biçildi Beşir Fuad. Ama edebiyat tarihinde kanlı bir yaprak gibi asılı kalan ve yaşamı kadar ölümünün de bilime hizmet etmesini istediğinden intiharını dakika dakika yazan bu adam unutulmadı.
Beşir Fuad’ın dönemi Genç Osmanlılar’ın, ilk Jön Türkler’in ortaya çıktığı, Meşrutiyet ve anayasayı savunduğu ve bu yüzden baskıya uğrayıp sürgüne yollandıkları Sultan Abdülhamit yıllarıdır. Beşir Fuad’ın askerliği bırakıp yazı hayatına geçtiği 1884 yılı, Mithat Paşa’nın Taif’teki sürgünde Abdülhamit tarafından boğdurulduğu ve Namık Kemal’in Rodos’a sürüldüğü yıldır. Yani karanlık ve baskı sisteminin en koyu olduğu dönemlerdir. Harp Okulu’nu bitiren ve üç yıl kadar Sultan Abdülaziz’in yaverliğini de yapmış olan Beşir Fuad; 1852 yılında İstanbul’da doğar. Onu, yaşantısından çok şaşırtıcı ölümüyle biliriz daha çok. Onun için, anarşist, liberal, pozitivist, materyalist ve daha...neler söylenmedi ki? Ancak yaptıklarının ya da edebiyata kattıklarından önce artık magazin değerlerin yönettiği çağımız edebiyat dünyasında ölümü her zaman daha çok dikkat çekmiştir... Yaşadığı çağın kara koyunu olan düşünce ve eylemleriyle anılması ne yazık ki yine bu uğurda gerçekleştirdiği intiharından sonra anlatılmaktadır artık...
Sosyolog Niyazi Berkes,“Türkiye’de Çağdaşlaşma” adıyla2007 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitabının 379 ve 380.sayfalarında, Beşir Fuad için bakın nasıl bir yaklaşım içindedir:
“Ahmet Mithat’a göre son derece bilgili, gayet iyi bir dost ve çok yurtsever bir aydındı. Fakat kurtulunamaz bir hastalığa yakalanmıştı: Dinsiz ve materyalistti… Ahmet Mithat Efendi üzülerek yazılmış gibi gözüken bu müraice kitabında Beşir Fuat’ın yalnız şeriatçılara karşı değil, Namık Kemal’in idealizmine ve romantizmine karşı gelen bir edebiyat eleştirmeni olduğunu belirtmemiştir...(Beşir Fuad) Tıp ve öteki ilimler alanında bilimsel metodolojinin gelişmesini tanımaya çalıştığı gibi Batı’da ‘sosyoloji’ adını taşıyan yeni bir bilim kolunun başladığını görmüş olan ilk Türk aydınıdır. Fakat belki hepsinin üstünde, Batı felsefi düşüncesiyle Ortaçağ ve Doğu düşüncesi arasındaki farkın özünün, bilimsel realizmde olduğunu kavrayan ilk Türk aydını o olmuştur... Bu çağın genç kuşağı, Avrupa düşüncesinde ün kazanan yazarların yazılarındaki natüralist, materyalist, ateist, sosyalist ya da anarşist araçlardan kendi kafalarına uygun bir düşünce kumaşı dokudular ki, bunun en ayırıcı yanı geçmişi red, çağa koşmak, ona ayak uydurmak isteğidir.”
Beşir Fuad’ın edebiyat dünyamıza en büyük katkısı, Osmanlı aydınlarına Emile Zola, Alphonse Daudet, Charles Dickens, Flaubert, Auguste Comte, Georg Büchner, Herbert Spencer, Diderot, Claude Bernard gibi Batılı düşünür ve yazarları tanıtmasıdır. Beşir Fuad’ın attığı temeller ve bağnazlığa karşı verdiği mücadele sonucunda pozitivist akımın öncüleri kabul edilen İttihat ve Terakki’nin öncülerinden Ahmed Rıza, Beşir Fuad’ın intiharından iki yıl sonra 1889 yılında ülkeyi terk ederek Paris’e yerleşir ve ünlü Meşveret gazetesini çıkarmaya başlar. Beşir Fuad’ın çok övdüğü August Comte’un kurduğu Pozitivistler Birliği’ne üye olan Ahmed Rıza pozitivist akımın önde gelen savunucularından biri olur. İttihat ve Terakki’nin temeli de Beşir Fuad’ın ölümünden iki yıl sonra 1889’da, kendi okulu olan Tıbbiye’de atılır. “Terakki” yani ilerleme sözcüğü Beşir Fuad’ın adeta kutsal bir anlam yüklediği sözcükler arasındadır. Bu yüzden yıllar sonra Ahmet Hamdi Tanpınar onu “ilim mistiği ” olarak tanımlar. İşte bu dönemde Beşir Fuad, Victor Hugo’nun 1885’te ölümü üzerine yayımladığı kitabı (1885-86 İstanbul) ile bir “Hayalciler-Hakikatçiler” tartışması başlatır. Kendisi Victor Hugo’ya karşı Emile Zola’yı ve onun gerçekçi sanatını savunur. Bu, dönemin Osmanlı edebiyat çevresi için “ileri” bir tartışmadır. Beşir Fuad, bir anlamda Paris entelektüelleri arasında yapılan bir tartışmayı İstanbul’a taşır. Ukalalık ve haddini bilmezlikle suçlanır. Suçlayanlar arasında Namık Kemal de vardır.
Felsefede pozitivist, edebiyatta ise natüralist olan Beşir Fuad, Ahmet Mithat’ın savunduğu anlamda hayali reddeder. Onun için geçmişte ya da denizin altında yapılacak yolculukların bir anlamı yoktur. Romanı sosyolojiyle neredeyse eş tuttuğu için, var olanın, görünenin, duyular yoluyla algılananın tespit edilmesi onun için daha önemlidir. Bu açıdan bakıldığında Ahmet Mithat’ın aksine yazarın hayal etme ve kurmaca özgürlüğünün karşısında yer alır. Bununla birlikte Beşir Fuad çeşitli yazılarında hayali tümden reddetmediğinin altını çizer:
“Kuvve-i muhayyile lüzumsuz, zaid bir şey midir? Hayır lüzumsuz değil, bilakis gayet elzem bir şeydir. Ancak bunu hüsn-i isti’mal etmeli, hakikati hayale feda etmemeli; belki bu kuvveti meçhul olan bir hakikatin keşfine sarfetmeli…”
Beşir Fuad’ın burada sözünü ettiği hayal bir bilim adamının bir varsayımı ortaya atmadan önce kurduğu hayaldir. Beşir Fuad’a göre, bu “fennin kısm-ı şairânesi”dir.
1883 yılında Mustafa Reşid’in çıkardığı Envâr-ı Zekâ dergisine çeviriler yaparak yazı hayatına başlayan Beşir Fuad, dönemin romantizm rüzgârından etkilenmiş yazarlarına karşı fen, felsefe ve maddenin gücünü savunmasıyla bilinmelidir daha çok... 1885’te Victor Hugo’nun ölümü üzerine onun hakkında bir küçük eser kaleme alır. Bu eser, Türk edebiyat tarihinde yazılmış ilk eleştirel monografi sayılır. Voltaire hakkında kaleme aldığı diğer bir monografisinde de pozitivizmi savunur. Beşir Fuad’ın bu iki çalışmasının ardından patlayan dönemin ünlü polemiği “Hayalciler-Gerçekçiler” tartışması büyük katkı sağlamıştır edebiyatımızın gelişmesine...
Şimdi de günümüzün vahşi magazin canavarının kirli tırnakları arasında kıvranan intiharı üzerine konuşalım biraz.
Beşir Fuad, intihar etmeden önce son gecesinde evine gelip odasına kapanır ve hizmetçisine rahatsız edilmek istemediğini söyler. Vücuduna morfin enjekte ettikten sonra her zaman yanında taşıdığı neşterini çıkarıp, bileklerini dört yerinden keser. Gördüklerini ve hissettiklerini son derece soğukkanlı bir şekilde yazar. İlkin çok sakindir ama morfinin etkisi geçmeye başlayınca dişlerini sıkmasına rağmen bağırmaya başlar. Sesine gelen hizmetçisi gördüğü dehşetli fotoğrafın şaşkınlığını üstünden atar atmaz hemen doktor çağırır. Gelen doktor Beşir Fuad’ın yakın bir arkadaşı olan Miralay Doktor Nafiz’dir. Hemen müdahale eder ama çok geçtir artık. Beşir Fuat,"beş dakikalık ömrüm kaldı, boşuna uğraşma "der son gücüyle... Bazı yerleri okunamayacak durumda olan ve son kısmını mürekkep yerine kanıyla yazdığı intihar mektubu olarak bilinen son yazdıkları; mektuptan çok, ölümle ilgili yapılmış bilimsel bir deneyin bitirilmemiş çalışma notlarını andırır.
Beşir Fuad 5 Şubat 1887,Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece, Cağaloğlu Yokuşu' nda Kitapçı Arakel’in dükkânının karşısındaki 12 numaralı evinde gece geç vakit bileklerini kesip intihar ettiğinde 35 yaşındadır. O dönem çalıştığı Tercümanı Hakikat’te geçirir son gününü. İlerleyen günlerde yayınlanacak olan yazılarını tamamlar, sonra Ahmet Mithat için hazırladığı mektubunu ona bir gün sonra ulaştırması için arabacısına teslim eder. Ardından evine gider ve odasına çekilir. Bileklerindeki kesik atardamarına ve boğaz kısmındaki damarlara klorit kokain şırınga ederek intihar eder. Ölürken izlenimlerini kanıyla bir kağıda yazar:
"Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”
İntihar haberi dönemin Tarık gazetesinde şöyle yer alır:“Muharririn-i Osmaniye’den Beşir Fuad Bey evvelki gece Babıâli civarında, Nallı Mescit Mahallesi'nde vaki hanesinde facialı bir surette intihar etmiştir.”
Tarık gazetesi, Beşir Fuad’ın evinin hamamında sıcak suya girdiğini, suyun içinde damarlarını nasıl usturayla kestiğini, bileğinden fışkıran kanların suyun içinde nasıl dalga dalga yayıldığını kaydeder ve bıraktığı intihar mektubunda yazdığı bir tümceyi yayınlar:
“Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler duyup hissettiğini bildirmek suretiyle insanlığa bir faydam dokunsun."
Beşir Fuad’ın yakın dostu Ahmet Mithat Efendi de bu mektubu “Mezardan Bir Seda” başlığı ile Beşir Fuad’ın ölümünden üç gün sonra Tercüman-ı Hakikat’te yayınlar.(*Özetleyerek ve açıklamalarla)
“Mezardan bir seda!”
Ey Hâkim! Ber-hayat iken pek çok lütuf ve iltifatınızı görmüştüm; hissiyat-ı minnettaranemi son nefesime kadar muhafaza eylediğimi isbat etmek için kalemimden çıkan son satırları size hitaben yazıyorum. Şu mektubu aldığınız vakit, elbette intihar ettiğimi de haber almış olacaksınız. (…) İntihar niyeti bende iki seneyi mütecaviz oluyor ki, mevcuttur. (…) Validem tecennüm etmişti.(*Arapça kökenli bir sözcük olan tecennüm, delirme anlamına gelir. Annesi, Giresunlu Memiş Paşa'nın kızı Habibe Hanım' “délire de persécution" (*Cinnet fobisi, sanrılı depresyon) hastasıydı)
*Meraklısı için bilgi desteği; Beşir Fuad, annesini tedavi ettirmek için elinden geleni yapar. Ancak annesinin intihara ve şiddete meyilli tavırları evde kalmasına engeldir. Aynı zamanda annesinin ölümü halinde Fuad’a yüklü bir servet kalacaktır. Bu durum çevresi tarafından da bilinir. Servete sahip olmak için annesinin ölümüne izin verdiği gibi bir şüpheye yer vermemek için onu Darü’ş-Şifa’ya yatırır. Vermek zorunda kaldığı bu karar ve bununla birlikte annesine ait davalarla uğraşmak da Beşir Fuad’ın ruh sağlığını ciddi şekilde bozar. Doktoru yardımına koşar. Ona oldukça ilginç tedavi yöntemleri sunar. Beşir Fuad’a beynine sülük yapıştırmasını ve kendini eğlence hayatına vererek kötü düşünceyi aklından defetmeye çalışmasını önerir. Derken bu bohem hayatında karşısına çıkan bir kadını metres tutar ve o kadından baba olacağı haberini alır. Bir süre sonra da kızı dünyaya gelir. Beşir Fuad çok mutlu olmasa da evlidir ve iki de oğlu vardır. Artık iki ev arasında gidip gelen bir hayat başlar Fuad için. Ancak durum öyle bir hale gelir ki; ne karısını ne de metresini memnun edememektedir Beşir Fuad. Kendi deyimiyle “iki cami arasında namazsız”dır. Bu içinden çıkılmaz durum sonucunda, melankoliye saplanmak yerine kendince daha akılcı bir çözüm bulur Fuad; intihar edecektir. Oturur hesap yapar. Ve bu hesaplama sürecini de şöyle dile getirir ‘Sebeb-i İntiharım’ın son satırlarında:
“Binaenaleyh daha bir senelik yaşayabildiğim müddetçe böyle yaşarım ve mümkün olmadığı anda intihar eldedir dedim. Ve böyle bir neticenin muhakkak olması, beni asla eğlencemden menetmedi. Âdeta bu fikri, yaz gelirse Kâğıthane’ye gideceğim gibi telakki ettim. Servetimin hepsini telef ettim. Bin beş yüz lira kıymetinde akar olarak malım var. Bunu dörde taksim ettim. Birini zevceme, ikisini iki oğluma ve dördüncüsünü metresimden olan kızıma terk ettim. Bu parayı ben bir, nihayet iki senede bitirebilirdim. Sonra çocuklarım açıkta kalacaktı. (…) Bundan başka iki tarafın da ağlaması beni bizar etti. İntihar vasıtasıyla kendimi bu halden kurtardım. İşte telef-i nefs etmekliğim bundan neş’et etti.”(Meraklısına Not; Saray doktoru Kadri Paşa’nın oğlu Salih Paşa’nın kızı Şaziye Hanım’la evli olan Beşir Fuad’ın, bu evlilikten Namık Kemal ve Mehmed Selim adlı iki oğlu vardır. Fransız metresinden olan kızının adıysa Feride’dir.)
Son iş olarak da intiharından sonra gelecek görevli için bir mektup kaleme alır.
“Canib-i zabıtadan gelecek tahkik memuruna! Size anlatmaya mecbur olmadığım bazı esbabdan dolayı, terk-i hayata mecburiyet gördüm. Kendi kendimi öldürdüm. Benim yazım ve imzam, âlem-i matbuatta bulunan muharirlerce malûmdur. Binaenaleyh beyhude işgüzarlık edeceğim diye, zaten matem içinde bulunan familyam azası hakkında, bilüzum tahkikata girişip de onları iz’ac etmeyiniz. Şu itirafnamem intiharın vukuunu müsbittir. Sizin vazifeniz bu kağıdı alıp bir jurnalle makamına takdim etmekten ibarettir. Vücudumu teşrih olunmak üzere Mekteb-i Tıbbiye’ye teberruan bahşettim. (Meraklısına Not; Ölü bedenini, Tıp Fakültesi’ne kadavra olarak bağışladığını söylüyor. Ancak vasiyet niteliğindeki bu isteği dini nedenlerle yerine getirilmedi) Cenaze oraya nakil olunmalıdır.“
Cenazesi Eyüp Mezarlığı’na defnedilir ancak mezarı daha sonra kaybolur. İntiharından önce Ahmet Mithat’a hitaben yazdığı bu son mektubu; ardından çıkabilecek yalan yanlış haberleri engellemek adına kaleme alır. Mektubun sonuna ‘Sebeb-i İntiharım’ diye bir ek iliştirmeyi de ihmal etmez. Çünkü bu intihar onun için bir bunalımın sonucu değil, benimsediği fikirleriyle hayatının son verme törenidir.
Beşir Fuad’ın ölümünden sonra İstanbul’da bir intihar patlaması yaşanır. Matbuat İdaresi duruma el koyarak 11 Mart 1887’de gazetelerdeki intihar haberlerinin yayımını yasaklar. Ancak yasak altı ay sonra bittiğinde gazete başlıkları altı ay öncesinin aynısıdır: “İntihar salgını devam ediyor!”
Beşir Fuad’ın aktıkça sızladığını söylediği kan, sanki günümüz Türk edebiyatının kanıdır... Bu sızlamayı durdurmaksa; inanmış, vazgeçmeyen ve varlığının beslendiği muhalefeti bilimsel formlarla kendinde tutan genç sanatçıların elindedir. Cesaret, savaş kılıcının biley taşıdır çünkü... Hadi!