Ahmet Ordu’dan yeni bir kitap: “Durgun Gölün Kıyısında”
2026 yılının Mart ayında Duvar Yayınları, Ahmet Ordu’nun 12 öyküden oluşan yedinci kitabını yayımladı: “Durgun Gölün Kıyısında”…
Dallarda sallanan kırmızı boncuklara benzeyen kirazlarıyla Akşehir Gölçayır Köyü’nün yerelinden ülkemize, sonra da yaptığı yürek değirmeni insan analizleriyle evrensele ulaşan Ordu, bir yanımızı güldürüp, bahar dalı gibi çiçeklendirirken, diğer yanımızda yüreğimize düğüm üstüne düğüm attığı 12 öyküsüyle bir kez daha okuyucu karşısına çıktı.
Ahmet Ordu, 138 sayfalık kitabının ilk altı öyküsünü, kimi tanıklıkları kimiyse küçücük Gölçayır’da duyup biriktirdiği kocaman öykülerle kurmuş. Kocaman çünkü her sözcüğün içinden insan kokusu geliyor; kocaman, çünkü her tümce ağzına kadar insanı insan yapan duyarlılıklarla yüklü… Bildik sözcükler öykü gömleğini giydiğinde neden bu kadar etkileyici olur ki?
Durgun Gölün Kıyısında içimizi dağlayan bir “Keşke”yle başlar: Yıllar önce yaptığı bir yanlışlık yüzünden, hayatı boyunca peşini bırakmayan suçluluk duygusuna esir Recep’in hüzünlü öyküsüyle…
“Rahmetli gece rüyalarıma giriyor. Yatasım gelmiyor bu yüzden, gecelerim hep zehir… El ayak çekiliyor, ben dam başlarındayım… Kalan ömrüm hep böyle düşün düşün, geçer mi deyip ağlıyorum…
Canımı al deyip yalvarıyorum; ama korkuyorum bir taraftan da Nazife! Ölmekten değil, onların karşısına nasıl çıkacağım, diye?.. Bu dünyada cezamı çeksem de yetmiyor bana. Can bu can! Hesabı nasıl verilir? Bekliyor o tarafta beni, benim güzeller güzeli ablacığım. Yakama yapışacak eniştemle, ya… Bunları düşünürüm hep. Gece düşünürüm gündüz düşünürüm… Delirecek gibi oluyorum bazen, korkuyorum. Ama hemen de Rabbim, deyip Allahıma sesleniyorum. Her şeyi sen gördün işte, diyorum. Neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu biliyorsun, diyorum…” (s. 11)
Olmayacak bir konudan nasıl sağlam bir öykü çıkarılırmış, bu öyküyü okuyunca çok daha iyi anlıyoruz; on parmağımız ağzımızda, bakıp duruyoruz insanın başına neler gelebileceğine… Acımadan, kızmadan, taraf tutmadan aynaya bakar gibi oluyoruz öykü bitince, hepsi bu! Ahmet Ordu’nun en güçlü yanlarından biri de budur bence; okuyanın duygularına hiç saldırmadan, onları sömürmeden, abartmadan anlatmak, gerçek öykücüler gibi iyi anlatıp kenara çekilmek!
Kitabın ikinci öyküsü “Emmi”yi okuyunca nedensiz bir utanca kapılırız bu kez. Emmi’nin tefecilerin elinde gün be gün çöküşünü, aklının bunca yüke dayanamayıp şekerlendiğini, iyi gününde yanında olanların rüzgâr ters esmeye başlayınca nasıl duman gibi savrulup gittiklerini bir kenara koyalım, Emmi’nin kitabın yazarına anlattığı uydurma fabrikalarını, Amerikalı zengin bir adama damat olduğuna inanmış halini derin iç çekişlerle okuruz. İçimiz çekilir gibi olur ama o an nedenini anlamayız. Deli bir adama inceden gülümserken kalbimizden bir çıt sesi gelir, Emmi’nin öyküsüne üzülürken aniden yitirdiğimiz insancıl değerlerimizle yüzleşiveririz. İçimizde bir şeyler akmaya başlar, öykünün havasına karışır gideriz...
“Bankaları döndüremeyince de etraftan altın kuruş topladı bu kez. Bire üç, bire beş… Sevenleri çekti bir kenara, “Senin bu gidiş, gidiş değil!” dedi. “Şu arazilerinin kesirini küsurunu sat, kurtul bu beladan!” Onlar böyle dedikçe, “Ne diyorsunuz siz be?!” dedi. “Kevseroğlu tarla mı satmış dedirteyim! Düşmanlarıma oh mu çektirteyim!” Dinlemedi.” (s. 22)
Yazar üçüncü öyküsünde bu kez, dedesinden duyduğu bir Boşnak türküsünün aklında kalan “Kırıntı”sıyla sıradan bir tarım işçisinin arkadaşlarıyla dal keserken tutuştuğu muhabbete ortak eder bizi. Öylesine bir türkü kırıntısıdır ki bu; o türküyü merak edip gerçekten var olup olmadığını bulmaya kalkarız hemen. Sonra da aklımızın bir köşesine sıkışıp kalmış bütün türkü kırıntıları, o Boşnak türküsünün çağrısıyla bir bir sarıverir her yanımızı:
“Eğer bilseydin / Benim hangi sevgiliyi öptüğümü / Hiçbir zaman, hiçbir zaman / Sen, zavallı sabah, ışımazdın”(s. 30)
Kitabın dördüncü öyküsü “Hisseli Mesel” de kadim Anadolu masallarının tadı yayılır damağımıza. Anadolu köylüsünün kırılganlığı, laf kaldıramazlığı, uzay vektörü ya da karmaşık psikolojik saptamalar yapamasa da tıpır tıpır atan, anlayan, dinleyen Cemil’in nasıl güçlü bir yürekle hayata sarıldığını okuruz. Onun gibi düşünüp, ben de onun yaptığını yapardım deriz içimizden. Öyküsünü bilmeden birini kırmanın ne kadar kolay olduğunu görünce yaşadığımız pişmanlığın sancısı zonklatıp durur bir yerlerimizi. Masumiyetimizi tartışmaya başlarız, yitirdiklerimize ağlayacak gözyaşımızın bile olmadığını görünce kendimizden ürpeririz.
- Hani len bu meselin hissesi?
- Dur bakalım, öyle yağma yook… Meseli benden, hissesini bulup çıkarmak senden, beyim.
- Sanki var mı da bulup çıkarayım?
- Yoğurdun içindeki yağ görünür mü?
- Görünmez.
- Yağını bulmak için yoğurdu çalkalamak lazım, öyle değil mi?
- Öyle…
- O zaman sen de beynini çalkalayacaksın arkadaş! (s. 42)
“Aşı Kalemi” tam da yazarın memleketi Gölçayır’ın öyküsüdür; kiraz kokar, kirazını hak ettiği paraya sattığı için “sırat köprüsünü geçmiş biri” gibi sevinçten deliye dönen köylü Serdar’ın teri kokar. Mürdüm büyüklüğünde kirazların kimin elinden gelip kime gittiğini düşündüğümüz öyküde, şımaran bir çiftçinin coşkusuna eşlik ederiz Ahmet Ordu’nun tertemiz sözcükleriyle…
Birinci bölümün son, kitabın altıncı öyküsü çok da alışık olmadığımız bir teknikle yazılmış olan “Yazabilirsin” adlı öyküdür. Yazarın sanki karşıdan biri soruyor da, öykü kahramanı da yanıtlıyormuş gibi kurduğu Börti Kemal’in kirazlar çiçekten kurtulduğunda neden “nefsinin uyanmadığını” anlattığı nefis bir öyküdür “Yazabilirsin”… Hepsinde egemen olmakla birlikte, bu öyküdeki dilin okuyucuyu sarıveren hali bir başka hissettiriyor kendini… Öyküde kullanılan sözcüklerdeki lezzet, damağımızdan dilimize damlayan bal damlaları gibi ağzımızda tadına doyamadığımız bir tat bırakıyor.
“Kul başına her şey geliyor, yavrum; kirazların çiçekten kurtulduğu o günlerin birinde, çare bulur diye çaldım kapısını. Doktor Bey böyleyken, böyle böyle oluyor, dedim. Napolyonlar çiçeğe durunca benim nefsim uyanmıyor! Dinledi dinledi... Stresten, dedi doktor. Çaresi? E, çaresi elinde, dedi. Yok, çapasıymış, yok, ilacıymış; yok, yağmur yağdı kiraz çatladı; vay efendim, okkası parası... Bırak bu işleri, dedi. Koyuver gitsin, eller yetiştirsin kirazı, dedi.
Çaresi bu dedi amma, ne yardan geçebildim ne serden... E, tedavi böyle olunca doktor buna ne yapsın? Sonucu da yarım yamalak oldu tabii: Parçalı bulutlu!” (s. 55)
Kitabın ikinci bölümüne geldiğimizi enfes bir şiir eşiğiyle karşılaştığımızda anlarız. (s. 57) Bu aynı zamanda kitaba adını veren geçiştir. Kitapta Ahmet Ordu’nun yazdığı bu eşik şiirinin ilk dizesi eksiktir; çünkü Ahmet Ordu o ilk dizeyi kitabına ismi olarak kullanmıştır. Şiirin tamamı, “Durgun gölün kıyısında, arada bir kıyıya vuran kırık dökük dalgalar… Unutulmayacak nesi vardı ki bunların? “iken, kitapta sadece ikinci ve üçüncü dizeler kullanılmıştır. İlk dize kitabın kapağında karşılar bizi.
Gözlemci olarak yazdığı ilk bölüm öykülerinden sonra doğrudan içinde yazarın kendisinin de olduğu altı öyküden kurulu ikinci bölüm başlar.
İkinci bölümün ilk öyküsünde çocukluğunda bakmaya doyamadığı “Trenler”i hatırlar Ahmet Ordu; tren geçerken bağıra bağıra söylediği tren şiirini, bir de iki yaş büyük çocukluk arkadaşı Feti dayının oğlu Yakup’u… Hani lokomotife “trenin kafası” diyen Yakup’u… Tren geçerken onunla Şanşan Köprüsünün altına girip, demirlerin şangırtısını dinlemeyi bir de… Yıllar sonra trenleri seyrettiği tepeye bir daha çıkar Ahmet Ordu; ancak ne trenler kalmıştır artık ne de Yakup. Geriye kalan, tren geçerken söylediği şiirin dizeleridir bir tek. Onu da bazen içinden bazen dışından söylemektedir.
“İlkokuldan sonra ben yine okullara gittim, okudum. Yakup çiftçiliğe, hayvancılığa yöneldi. Köye geldikçe tatillerde, onunla konuşurduk trenleri, çiftliği… Bir gün oraya gidelim, diye kararlar verirdik. Şanşan Köprü’yü falan görmeye şu zaman gidelim, derdik. Mutlu olurduk konuştukça… Ama onlarca yıl geçti, ha bu gün ha yarın, nedense Yakupgilin tarlalarına gidip de ordan geçen trenleri yakından görmek nasip olmadı.” (s. 62)
“Koca Kavak” öyküsünde bu kez çocukluğunu, Hacı Memet Çiftliğini, pınarlarını, koca kavağını özleyen, artık belden aşağısı tutmadığı için bir minderin üstünde yaşayanAli Çavuş dedesini anlatır yazar. Şehre getirildiği günden beri sızlanıp duran dedesini: “Toprağımda ekicek dikicek, yaşayıp gidecektim. Şeher benim neyime? Size şeher, bana zeher burası, zeheer!..”
Ahmet Ordu yaşlı bir ağaç üzerinden öyle bir öykü çıkarırki ortaya, o ağacı görür gibi oluruz. Birbirine geçmiş birçok öykü kırığını o lokumdan tatlı anlatımıyla ortaya biriktirmeye başlar. Anlatılanlar biriktikçe yavaş yavaş bizi içine çeken bir hüzün çığına dönüşür:
“Koca Kavak o çayırlığın tam da göbeğindeymiş. Te yüz yıllık bir kavakmış. Hacı Memet dedeyle yaşıtmış… O kadar kalınmış ki gövdesi, üç dört kişi el ele tutuşsa, bir uçtan bir uca anca kuşatırlarmış çevresini. Adam beli kalınlığında da gövdeden ayrılan dalları varmış. Her bir dalın tepesinde de birer leylek yuvası… Saksağan, karga, hele hele serçe yuvalarının haddi hesabı yokmuş… Rüzgâr estikçe gıcıım gıcım gıcılarmış Koca Kavak. Her seferinde de korkarlarmış anamgil, dal budak kırılacak diye. Çünkü dal kırılıp yere düştükçe kabileden bir adam ölürmüş, ta eskilerden beri... Kopan dalların kalınlığına göre… İnce bir dalsa çocuk, kalınsa genç ya da yaşlı…”(ss. 66-67)
Öykünün sonunda Gocasan Dayı gelir ve koca kavağın rüzgârdan devrildiğini haber verir. Öykü yazarının yanına bir şimşek düşer gibi olur. Nefes nefese Gölçayır’ın o ünlü tepesine çıkar.
“Ayaklarım beni her zamanki o yere götürdü. Bakışlarım, tepenin eteklerinden başlayıp rengi sararmaya başlamış ağaçlı ovaya uzandı… Yoktu kavak... Yerinde kocaman bir boşluk… Uzun uzun baktım o boşluğa. Baktıkça da dedemin o boncuk boncuk mavi gözleri geldi gözümün önüne. Bir de yeşil yeşil ağlayan anamın gözyaşları…” (s. 71)
“O Yolun Çatalında” hepimizden bir şeyler barındıran bir öykü… Çocukluğumuzda isteyip de alamadığımız, alamadığımız halde unutamadığımız sisli bir çocukluk anısıyla karşılaşırız bu öyküde. Ahmet Ordu’nun 1962 yılında Akşehir Ortaokuluna başlarken çok istediği ve “Başka dükkânlara falan dönüp bakmadım bile. Olacaksa o elbise olmalıydı” diyerek unutamadığı açık mavi, boyuna çizgili bir takım elbisenin çocukluğuna kamçıdan beter bir iz bıraktığını okuruz, elimiz yüreğimizde, yüreğimiz kim bilir nerede?
“Atları arabaya koşmuş, beni bekliyordu babam. Bir teneke vita yağı almış, bir kutu Antep ağdası, iki tane çarşı ekmeği, şeker, çay, bir kutu bisküvi, üzüm… Babam ne ettin ne gittin diye sormadı bile… “Hemen gidelim köye!” dedi. Şaşırdım! “Hani ceket alacaktık ya?” dedim. Sesim titredi. “Hani fotoğraf çekinecektim?” Ağladım ağlayacağım… “Dur bakalım, okulların açılmasına daha var…” dedi (…) Konuşmuyorduk. Sonra birden, nasıl bir cesaret geldi o an, belki de ilk defa yüzüne bakarak, “Ben anladım” dedim. “Neyi anladın?” “Niyetini…” Duraladı… “Bir yıl kaldı diye ağabeyimi okuldan alacaksın, beni de okutmayacaksın!.. Öyle olsun bakalım... Okumayız biz de, ne yapalım, gider tarlada bahçede çalışırız. Sığırları, öküzleri güderiz… Sen ne dersen onu yaparız artık.” Son sözlerimi söylerken gözlerimden yaşlar akıyordu (…)
Ertesi sabah erkenden beni kaldırıp, “Hadi gidiyoruz” dedi babam! İnanamadım! Yine at arabamızla geldik şehre. Dört çuval buğdayımızı sattık, paramızı cebimize koyduk, ihtiyaçlarımın hepsini giderdik! Gerçi o mavi elbise satılmıştı. Siyah gri arası bir şeydi aldığımız. “Olsun” dedim” (s. 80)
“Ablam” Ahmet Ordu’nun daha önceki kitabı için hazırladığı ama bu kitabı için demlenmeye bıraktığı öykülerinden biri… Eski bir meselenin sakız gibi uzatılmasına dayanır. Şimdilerde oturduğu koltuktan bile kalkamayan enişte, gençliğinde çapkınlık yapmış, çokbilmiş bir esnaf da bunu ablaya söylemiştir. Küçük bir fırtına yaşanırken Ahmet Ordu ablası ve eniştesini ziyarete gider.
“Ben kapıya yönelirken bu kez sesini yükselterek, “Yine gel kayınım,” dedi. “Sık sık gel, gene anlatalım böyle eskileri. Ne güzel oluyor valla!” “Anlatalım!” dedi ablam. “Ellerin karılarına yedirdiğin hindileri de anlatalım, götürdüğün çiçekleri de…” Bunları derken öfkeli değildi bu kez ablam. Eniştem bu durumu fırsat bilerek, “Etme Emişim, senin üstüne gül koklar mıyım hiç!” dedi. “Kayınım, doğru söyle, ben o tiyniyette biri miyim ha? Adi şerefsiz fırıncı demiş... Ben ne bilirim hindiyi culluğu, ne bilirim yılbaşını?.. Amma alacağı olsun o çiçekçinin de! Yakasına yapışıp, ulan adi, bak bakalım yüzüme, sen hiç beni dükkânında gördün mü demezsem, kapının önünden geçtim mi ha, deyip, yüzünün ortasına bi yumruk çakmazsam!..” Ayakkabılarımı giyerken yanımda duran ablama, “Alnına çakacakmış” dedim. “İyi, çaksın da görelim!” diyerek güldü bu kez. Ah benim güzel ablam, güldükçe daha da güzelleşiyordu! Kucaklayıp ayrıldım kapının önünden. Dışarı çıktım. Yolun karşısına geçince dönüp apartmana baktım. Her zaman olduğu gibi balkondaydı ablam. Bu kez koluna girip eniştemi de çıkarmıştı. Göz göze gelince el salladılar...” (ss. 93-94)
Kitabın son iki öyküsü, diğerlerinden farklı karakter taşırlar. Dünyanın en iyi güldürü yazarlarından biri kabul edilen Rus Mihail Mihailoviç Zoşçenko öykülerinin tadındaki bu iki çalışma uzunlukları ve bir olay örgüsünün sürekliliğini içermesiyle de okuyunca yüzümüze lunapark kurduran öykülerdir.
“Arabanın Yolu Arsadan Geçer” memur maaşıyla bir araba almaya çalışan Ahmet Ordu’nun, her kafadan bir ses çıkması sonucu işlerin nasıl sarpa sardığını tertemiz bir dille anlattığı ve bence Türk öykücülüğünde klasik olmaya aday, çok iyi kurgulanmış bir öyküdür.
“Bir gün atelye hocalarından Fikret Bey, “Bak Ahmet…” dedi, “Arabanın yolu, arsadan geçer!” “Nasıl yani, hocam?” “Elindeki parayla, biraz da taksit yaparak, çok güzel bir arsa satın al... Sonra o arsayı hemen müşteri bul peşine sat. O peşin parayla da...” Nasıl düşünememiştiim?.. Sözünü tamamlamadan, “Hay aklınla yaşa!” deyip ellerine sarıldım. Araba kapıdaydı, kapıda!” (s. 96)
Öykünün sonrası öyle bir yere gidiyor ki, iyisi mi kendiniz okuyun. (Şu satırları yazarken bile gülümsüyorum desem inanır mısınız? Bu arada kitabı Duvar Kitabevinde bulabilirsiniz.)
Kitabın son öyküsü “İki Sarı Zarf” benim için özel bir öyküdür. Neden mi? Çünkü ben henüz üniversitede okuduğum günlerde, taa 1984’lerde yani, lisede edebiyat öğretmenim olan Ahmet Ordu bu öykü kurgusunu bana anlatıp, birlikte bir senaryo yazıp yazamayacağımızı sormuştu. Yazmıştık. O senaryonun orijinalini kayıt altına aldığımız halde yıllar sonra aradığımızda ikimiz de bulamadık. Yazdığımızı yitirdiğimizi söylemek kolay bir şey değil ama derin bir nefes alıp yeni çalışmalarla devam etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Bunca yıl geçtikten sonra Ahmet Ordu “İki Sarı Zarf”ı öykü olarak bana gönderdiğinde havalara uçmuştum sevinçten… Okudukça o günlere gittim, okudukça coştum. Ne güzel bir anlatımdır bu:
“Masadaki zarfı, kâğıdı aldım, “Bak,” dedim, “beni de çağırıyorlar.” Elimden aldığı zarfa, kâğıda baktı, baktı… Sanki okumuş gibi, “Aynısı” dedi. “Öyle, seni niye çağırıyorlarmış?” “Belirtmemişler. Saat 9’da benim de hazır olmamı yazmışlar.”
Sevineceğini sanırken bir anda bakışlarını yüzümde gezdirmeye başladı! Meraklandım. “Hayrola…” dedim. Başını öyle bir salladı ki, tuttuğu nefesini bırakırken, “Of oof!..” dedi yine. Daha da meraklandım. “Ne var, n’oluyoruz İbrahim Amca?”
“Bak yavrum… Allah’tan tek dileğim, aklıma gelen başımıza gelmesin! Ya değilse, yandık biz!..” “Açık konuş, n’oldu?” “O günü düşün. O günü...” “Hangi günü?.. Adamı çatlatma!” “Köye çıktı geldiydi ya, gelmez komaz olasıca… On beş yirmi gün önce… Hatırla, hani şu, adam öldüren...” “Haa…” dedim. Dedim ama, içim coz etti birden! Yine de, “Sanmam onunla ilgili olacağını…” gibi bir şeyler demeye çalışsam da toparlanamadım bir türlü. Yerinden kalktı, tam kapıdan çıkarken dönüp, “Sen sanma bakalım Amet Efendi!..” dedi bu kez, yarı alaylı yarı kızgın, “Karakolda omuzlarımıza rütbe takacaklar tabii… Yıldız, pırpır takacaklar…”
Sonrası çağlaya çağlaya akıp giden, yüzümüze doğru tırmandıkça tırmanan yavru bir kedinin belli belirsiz süt tırnaklarının etimizde bıraktığı bir histir… Çizik ama can yakmayan… Sütten tırnaklar olsa da yine de gözümüzü korumak istediğimiz gibi bir şey…Bu öykünün imzasını kapatıp, dünyanın en güçlü öykü ustalarından birinin adını yazsak kimsenin şaşırmayacağı kadar akıcı bir dil… Alfonse Allais deyin, Mark Twain ya da Zoşçenko deyin, “İki Sarı Zarf” bu imzaların yükünü taşıyacak kuvvettedir.
Berkan Balpetek’in Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığı kitabın düzeltisini Ahmet Ordu’nun “güzel kızım” dediği Cemile Esra İlkkurşun yaptı. Benimse düğün bayram ederek editörlük yaptığım kitabın yeni öyküler ve öykücüler yaratacağına o kadar inanıyorum ki…