Mesut Kara, değeri bilinmeyen gerçek sinema insanlarından biriydi. Beyazperdede tanıdığı kahramanları daima onu ayakta tuttu. Felçli olmasına rağmen sinema araştırmaları yapmaya devam etti

Mesut Kara’nın adını duyduğum üniversite 1’inci sınıftaydım. Celâl Başlangıç, Radikal gazetesindeki sayfasında “Işıyarak Yok Olan Aktör: Erkan Yücel” belgeselini anlatıyordu. Yılmaz Güney’in “Endişe”, Erden Kıral’ın “Hakkari’de Bir Mevsim” ve “Bereketli Topraklar Üzerinde” filmlerinden bildiğim Erkan Yücel’i hatırlayan var mıydı? Mesut Kara, unutulmaya yüz tutmuş bu aktörün belgeselini çekmişti. Erzurum’daydım ve belgeseli izleme şansım yoktu. 

Gel zaman git zaman İzmir’e yerleştiğim yılın ilk birkaç ayında Fuar Gençlik Tiyatrosu’nda belgeselin gösterileceğini duydum. Üstelik Mesut Kara da geliyordu gösterime. Heyecanla salona gittiğimde belgeseli izlemeye gelen pek az kişi geldiğini gördüm. Mesut Kara’yı da hemen tanıdım. Yanına gidip kendimi tanıttım ve belgesel sonrası röportaj yapmak istediğimi söyledim. Kabul etti. 

O sohbetimizde Kuşadası’nda yaşadığını öğrendim. Röportajın yayımlandığı Ege’de Bugün (şimdiki adıyla İlkses) gazetesini adresine yolladım. Onunla yaptığım bu ilk söyleşinin üzerinden 14 yıl geçti. Ama biz hiçbir zaman kopmadık. Aynı panellerde konuşmacı olduk. Evime misafir oldu. Evinde onu defalarca ziyaret ettim. 
Çizgi dışı bir insandı. 

Kuşadası’nda yaşıyor olmasının nedeni de kendisine hastı. 

Felç olduktan sonra Kuşadası’na yerleşme kararı alıyor. Belgeselini çektiği ve aslında kahramanı olduğu Erkan Yücel’in son durağı Kuşadası’ydı (Meraklısı belgeseli izleyebilir). 

Ardından “Sinema ve 12 Eylül” kitabı çıktı. “Artizler Kahvesi” başta olmak üzere diğer kitapları da yeniden basıldı. En son “Devlet, Toplum ve Sinema” üzerine söyleşi yaptık. “Bir Uyumsuzun Hatıra Defteri” kitabının söyleşi ve imza günü için de KUAKMER’de beraberdik. 
En son ziyaretine sevgili Vejdin Çiçek ve Rahşan Anter’le gittik. Köpeği Tarçın da yanı başımızdaydı. 
Bugün (15 Nisan) ölüm haberini aldım. Türk sineması, belgesel alanında önemli bir yönetmeni, tarihçiyi ve eleştirmeni kaybetti. Ben de bir ağabeyimi, dostumu…Onunla en son pandemi günlerinde “Devlet, Toplum ve Sinema” adlı kitabı vesilesiyle yaptığım söyleşinin bir kısmını buraya alıyorum. Seni hiç unutmayacağım Mesut ağabey…

 “Salgın, sinema emekçilerini zor duruma düşürdü”

Yazar-yönetmen Mesut Kara, yeni kitabı vesilesiyle korona salgınının sinema sanatı ve emekçileri üzerindeki etkilerinden söz etti. Kara, salgının konuya da yansıyacağını söyledi 

Mesut Kara, Türk sineması üzerine yaklaşık 40 yıldır araştırmalar yapan bir isim. Sinemanın Yeşilçam dönemi dahil her evresine ışık tutan eserler yazan ve belgeseller çeken Kara, “Devlet, Toplum ve Sinema” kitabıyla yeniden okuyucu karşısında. Kara’yla yeni kitabını, sinemamızın dijital dünyayla imtihanını ve topluma etkisini konuştuk. Kara, dijital dünyanın yalnızlığı daha da derinleştireceğini belirterek, sinemanın salgın sürecinden daha da fazla etkileneceğini kaydetti. 

Sayın Kara, koronavirüs günlerindeyiz ve “Devlet, Toplum ve Sinema” kitabınıza geçmeden önce, salgın sonrası dünyamızda sinema sanatını nasıl bir gelecek beklediğini kendinizce kısaca özetler misiniz?

Korona virüs salgını genel olarak kolay atlatılamayacak bir sarsıntı yarattı. Beklenmeyen öngörülmeyen bir durumdu bu. Yaşanan bu büyük felaket sonrası hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı, eskiye dönülemeyeceği açık. Bundan sonrası için “yeni normal”den söz ediliyor, tedbirlerle, mesafeli, muhtemelen maskeli yaşamak... Aslında “yeni anormal” demek gerekiyor belki de.

Film ve dizi çekimlerinin durması da oyuncusundan, yönetmenine, set işçisine kadar binlerce sektör emekçisini zor duruma düşürdü. Korona koşulları her sektörde çalışanı, işçiyi, emekçiyi işsizliğe, açlığa mahkûm etmeyi sürdürüyor.

Hayatın her alanı gibi sinema sanatı da, sektör de olumsuz etkilendi ve bu olumsuzluk uzun sürecek gibi görünüyor. Öncelikle uzun bir süre daha film-dizi çekilemeyecek. Salon ve izleyici de olamayacak bu koşullarda. Bu durumda ağır bir ekonomik kriz de yaşayacak olan sektörün toparlanması korkarım kolay olmayacak. Umarım bu süreci yeni dalgalar yaşanmadan, hayat daha da ağırlaşmadan kısa sürede atlatabiliriz.
Mesafeli, maskeli, yakınlaşmadan, dokunmadan filmler yapılamaz. Ayrıca seyircisiz sinema da olamaz.
Bir başka yansıma da şöyle olabilir, yeniden filmler, diziler çekilmeye başlandığında bazılarında tema korona ve koronalı günler olabilir.

DERİN BİR YALNIZLAŞMA SÜRECİ

Kitabınızda, “Telefon, televizyon, bilgisayar, internet, CD-DVD göstericiler ‘psikopati’ ve yalnızlaşma çağının da başlatıcıları olur” ifadesini kullanıyorsunuz. Bir araya gelmenin virüs nedeniyle sakıncalı hale geldiği şu günlerde ve sonrasında bir insani refleks olarak bu araçların yalnızlığımızı daha da derinleştireceği görüşüne katılır mısınız?

Evet, kesinlikle. “Yeni normal”in bizi yeniden getirdiği, getireceği durum derin bir kapanma, yalnızlaşma süreci olacak gibi görünüyor. Çünkü bu yeni durum insanlarla, kalabalıklarla mesafeli yaşamamızı gerektiriyor. Birçok sektörde evden çalışmanın da mümkün olduğu görüldü, hayat daha da dijitalleşiyor ve evden, odadan çıkmadan bir telefon ya da bilgisayar yeterli olacak hayatı da iş hayatını da sürdürebilmek için. Yalnızlaşma çağı dediğim süreç de böyle başlamıştı, korkarım uzun bir süre daha böyle sürecek. 

Korona’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyor ya, bir tek insanlar arası ilişkiler eskisi gibi olmayacak. Korku ve tedirginlik sürecek. Kimse kimseye sarılamayacak, öpemeyecek, elini sıkamayacak, birbirlerine gidip gelmeyecek. İnsanlar uzun süre fiziksel mesafelerini korumayı sürdürecekler, bu travma, korku ve tedbir kolay kolay geçmeyecek.

Onun dışında her şey ne yazık ki, benzer biçimde eskisi gibi olacak. İşçi yine işçi, yoksul yine yoksul, zengin yine zengin. Kapitalizm düştüğü açmazdan, aldığı yaraları onararak çıkacak, emperyalizm olduğu sürece savaşlar yine olacak, sınıflar olduğu sürece emek-sermaye çatışması, sınıf mücadelesi yine sürecek. 
Çok olumsuz yanıtlar verdim sorulara ama hayatın diğer yanı da geleceğin güzel olacağına olan umudumuz. Hayat bir gün hepimiz için bahar- bahçe olacak umudunu taşıyorum. Yine şiirce söylersek “Güzel günler göreceğiz güneşli günler

Motorları maviliklere süreceğiz.”

ÖTEKİ  12 EYLÜL

“Sinema ve 12 Eylül” kitabınızdan bu yana “Öteki 12 Eylül filmleri” kavramını sık sık kullanıyorsunuz. Bu kavramı biraz açar mısınız ve bu başlık neden hala ayrı bir kitap olarak önümüzde değil?

- Üzerinde çalıştım fakat kitap olabilecek hacimde bir içeriğe sahip olamadığı için yayınlanabilecekler arasında bekliyor “Sinema ve Öteki 12 Eylül” dosyası olarak. Biraz daha geliştirebilirsem belki önümüzdeki yıl kitaplaşabilir.

Açalım; darbe sonrası oluşturulan seçilmişlerin sisteminde, tüketim toplumunun ve iktidarın sunduğu nimetlerin cazibesine kapılan küçük aydınlar, aydınlar, muhalif bireyler saf değiştirebilmişlerdir. Çürüme toplumun her katmanında yaşanır. 

Sinemanın bunalımlı yıllarına denk gelen bu ortamda sinema da payına düşeni alır. 1980 öncesinin kargaşa ortamından bunalmış kültür-sanat ortamları ve sinema, 12 Eylül darbesinin yarattığı korku ve baskı ortamında yeniden şekillenir. Kişisel filmler, kadın filmleri, bireyin sorunlarına yönelen, iç yolculuğunu, bunalımlarını ve arayışlarını yansıtan filmler bu ortamın ürünleridir.

Yalnızca kadın filmleri, kişisel ya da bireyin sorunlarına yönelen, bireyin iç yolculuğunu anlatan filmler ya da arabesk furyası olarak yansımaz sinemaya 12 Eylül.
Darbenin yarattığı toplumsal-bireysel dönüşümlere, bu dönüşümler sonucu oluşan ortama, insan ilişkilerine yönelik eleştiriler içeren filmler de yapılır, 1980’li yıllarda ve sonrasında. Apolitikleştirilmiş ortamda bencilleşen bireylerin dünyasının yarattığı toplumsal-bireysel yıkımlar da yansır sinemaya 12 Eylül’ün öteki yüzü olarak.

Örneğin 1980-1990 yılları arasında yapılan toplumsal/siyasal eleştiriler içeren filmleri şöyle sıralayabiliriz: At, Banker Bilo, Zübük, Talihli Amele, Dolap Beygiri, Faize Hücum, Namuslu, Pehlivan, Züğürt Ağa, Bir Avuç Cennet, Çıplak Vatandaş, Yoksul, Değirmen, Bir Avuç Gökyüzü, Umut Sokağı, Selamsız Bandosu, Düttürü Dünya, Zengin Mutfağı, Karılar Koğuşu, vd.

Kitabınızda sansürün etkilerine ve uygulanışına örnekler veriyorsunuz. Peki, bizim sinemacılarımızın sansürü delme konusunda sanatsal zekâ gösterebilmesi söz konusu olmuş mudur? 

Elbette oluyordu. Yaratıcı bir sinema ortamıydı aslında, Yeşilçam. “Olmayandan yaratma, var etme” konusunda çok başarılı ve yaratıcıydı. O çok sevilen filmler de yokluklar içinde, büyük özverilerle zekâ ve emekle yapılıyordu. Örneğin değerli sinemacı ve şair Orhon Murat Arıburnu şaryo yerine ayaklarına sabun bağladığı masa kullanıyormuş. Efekt yapılamıyorken, sis makinesi yokken sorunu o anda orada “pratik zekâ-çözüm” yoluyla çözüyorlarmış. Sanat yönetmeni Sohban Koloğlu bir anısını şöyle aktarır: “Bir mezarlık sahnesinde sise ihtiyacımız vardı. Zemine çökmüş ve arkadan ışıklandırılmış duman bulutu yapmak zorundaydık. Ama bunu sağlayacak donanımdan yoksunduk. Peki, bu bulutu nasıl sağladık? Ekipten otuz kırk kişi, her birinin ağzında üçer dörder sigara, görüntüye girmeyecek biçimde yere uzandılar ve çekim boyunca durmaksızın sigara dumanı üflediler!” 
Dolayısıyla Yeşilçam çok ağır sansür koşullarında farklı çözümler üreterek, sansürü delmeyi başaracak zekâyı da göstermiştir. Örneğin biri sansürden geçebilecek biçimde montajlanan iki gösterim kopyası hazırlayıp, geçecek kopyayla onaylatıp, izin alıp gösterime diğer kopyayı sokmak bunlardan biridir.

Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer” filmi bağlamında konuşacak olursak, kamera Güneydoğu’ya döndüğünde ilk neyle karşılaşıyoruz ve yönetmeni bekleyen zorluk ne şekilde zuhur ediyor?

Yapım ve çekim aşamalarında sıkıntılar yaşanabilir. Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer” filminde de bildiğim kadarıyla yapım sürecinde, “çekimler üç dört şehirde yapıldığı için yapım ve çekim sürecinde zorluk” yaşanmış. Sonbahar'ın başarısı filme kaynak bulmakta etkili olmuş. Özcan Alper de bir söyleşisinde “Türkiye’de belirleyici olan unsurun finans olduğunu düşünmüyorum. Daha zor olan şeyler filmin estetik bazı süreçleri için gerekli olan şeyler.” demişti. 
Bölge dışından giden bir yönetmen için bölgede film çekmenin zorluklarından biri de yöreyi, yörenin kültürünü, orada konuşulan dili bilmemek, yörenin insanını tanımamak olabilir. Bu tanımama, bilmeme eksikliği 68 gençliğinin bölgeye ilk dostluk ve dayanışma elini uzattığı, Zap Suyu’na köprü yapmak için Hakkâri’ye gittiği 1969 yılından bu yana sürüyor.