Bir ülkede işçinin hakkını istemesi, madencinin alın terinin karşılığını talep etmesi, sendikacının emekçinin yanında durması ve yoksulların sesini duyurmaya çalışması suç gibi görülmeye başlanıyorsa, artık yalnızca iki sendikacının tutuklanmasını değil, demokrasinin geldiği noktayı konuşmak zorundayız.
Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, maden işçilerinin aylardır ödenmeyen ücret, kıdem tazminatı ve diğer alacakları için yürüttüğü mücadele sırasında tutuklandı. İki sendikacının, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandığı bildirildi. Burada sorulması gereken soru çok basit: Bir işçinin hakkını savunmak ne zamandan beri suç? Madencinin yerin yüzlerce metre altında verdiği mücadeleyi düşünün.

Karanlığın içinde alın teri döken, ekmeğini ölümle burun buruna kazan insanların aylardır alamadığı ücretlerden, tazminatlardan söz ediyoruz. Bu insanların yanında duran sendikacılar ise bugün cezaevinde. İşte tam da burada mesele Gökay Çakır ve Başaran Aksu'nun şahsından çıkıyor. Mesele, hak arama hakkının kendisidir. Çünkü yoksullar için mücadele eden, yoksullarla birlikte hareket eden, emeğin ve alın terinin yanında saf tutan herkes bugün bir “yargı sopasıyla” ıslah edilmeye çalışılıyor algısının oluşması, hukuk devleti açısından son derece ağır bir tablodur. Elbette bir ülkede herkes gibi sendikacılar da hukuk önünde hesap verebilir. İddialar varsa yargı tarafından değerlendirilir. Ancak demokrasilerde asıl mesele, itiraz edenin susturulması değil, itirazının neden ortaya çıktığının anlaşılmasıdır. Bir işçi neden günlerce bakanlık kapısında bekler? Neden evinden, ailesinden, işinden uzaklaşıp Ankara'nın ortasında hakkını aramak zorunda kalır? Neden bir sendikacı, işçisinin hakkını savunmak için defalarca gözaltına alınmayı göze alır? Bu soruların cevabını vermeden yalnızca eylemi, sloganı veya sosyal medya paylaşımını tartışmak, sorunun özünü görmemektir. Çünkü emek mücadelesi, konforlu salonlarda verilen bir mücadele değildir.

Bazen Soma'nın karanlığında başlar. Bazen bir maden ocağının kapısında sürer. Bazen bir bakanlığın önünde günlerce bekleyen işçinin ellerinde yükselir. Ve bazen de iki sendikacının tutuklanmasına rağmen devam eder. Gökay Çakır ve Başaran Aksu'nun tutuklanmasıyla işçilerin talepleri ortadan kalkmayacak. Ödenmeyen ücretler kendiliğinden ödenmiş olmayacak. Tazminatlar yok olmayacak. Madencinin yaşadığı mağduriyet sona ermeyecek. Tam tersine, bu tutuklamalar daha büyük bir soruyu gündeme taşıyacak: Hukuk, hakkını arayanın karşısında mı, hakkını arayamayanın yanında mı duruyor? Bu sorunun cevabı, yalnızca bugün için değil, Türkiye'nin yarını için de önemlidir. Çünkü bugün madencinin yanında duran sendikacı susturulursa, yarın başka bir işçinin yanında duran sendikacı da kendisini aynı baskının altında hissedebilir. Bugün yoksulun sesi kısılırsa, yarın toplumun başka bir kesiminin sesi de kısılabilir. Bugün hak aramak “tehlike” olarak görülürse, yarın demokratik itirazın kendisi sorgulanabilir. Oysa demokrasi, herkesin aynı şeyi söylediği bir düzen değildir. Demokrasi; işçinin patrona, yurttaşın iktidara, sendikanın kamu otoritesine, toplumun yönetenlere “Benim de hakkım var” diyebilmesidir. Ve bu cümleyi kurabilmek, demokrasinin en temel güvencelerinden biridir.

Gökay Çakır ve Başaran Aksu'nun tutuklanması üzerinden bugün bir kez daha görülüyor ki Türkiye'nin en büyük ihtiyacı daha fazla korku değil, daha fazla hukuk; daha fazla baskı değil, daha fazla özgürlük; daha fazla suskunluk değil, daha fazla adalet. Yoksulun yanında olmak suç değildir. İşçinin hakkını savunmak suç değildir. Sendikacılık suç değildir. Emeğin sesini yükseltmek suç değildir. Bir ülkede bunların suçmuş gibi gösterilmesi, asıl sorgulanması gereken tablonun kendisidir. Çünkü hak arayan insan susturulabilir ama hakikatin kendisi susturulamaz. Madencinin alın teri karanlıkta kalabilir ama emeğin hakkı karanlığa gömülemez. Yoksullar için mücadele edenleri susturmak, yoksulluğu ortadan kaldırmaz. İşçiyi susturmak, işçinin hakkını ortadan kaldırmaz. Sendikacıyı tutuklamak, emeğin sesini tutuklamaz. Bugün yapılması gereken bellidir: Adalet herkese eşit uygulanmalı, sendikal faaliyet ve demokratik hak arama özgürlüğü güvence altında tutulmalı, madencilerin hakları bir an önce çözülmelidir. Çünkü mesele yalnızca Gökay Çakır ve Başaran Aksu değildir. Mesele, bu ülkede hakkını arayan bir işçinin yarın kendisini güvende hissedip hissedemeyeceğidir. Bizim tarafımız bellidir; Emeğin, alın terinin, adaletin ve hakkını arayanların tarafı.