“Ayranım bu, yarısı su”

ayranim-bu-yarisi-su
Hayrettin FİLİZ
17 Şubat 2020

Herkesin şair ya da gülmece kitabı yazarı olarak tanıdığı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in gönlünde bir de oyun yazarı olma arzusu yattığını söylesem, şaşırır mısınız?
“Önce Ankara Kurtuluş Ortaokuluna (depo tâyini), sonra (kur’a ile) Maraş’ın Afşin Ortaokuluna verdiler beni Türkçe-müzik öğretmeni olarak. 1950 affından hemen sonra “Komünist Avı” başlatıldı. Nâzım Hikmetler, Kemal Tahirler çıkmışlardı hapishaneden; boş kalmamalıydı hapishaneler. Bizleri doldurdular (…) 1950 yazında, atanmadan önce, anamı görmek için Gürün’e gittim. Okullardan tatile gelen arkadaşlar, bir ‘müsamere’ hazırlamamı istediler. Hemen bir oyun yazdım, rol dağıttım, provaları, dekorları kotardım. Elimde, Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan bölümler vardı. Onu bir arkadaşıma ezberlettim. Son provaları bitiremeden çağrıldım Ankara’dan ve ayrıldım Gürün’den. Yapmışlar müsamereyi, başarılı olmuş.” (Türkiye Yazıları Dergisi, Mayıs 1978, Sayı: 14, ‘Hasan Hüseyin-Yaşam Öyküsü’, sf. 29)
Evet, kendisi böyle hatırlar 23 yaşında denediği bu birkaç aylık ‘ilk’ tiyatro macerasını. Ama ne oyunun adı, ne kaç kişiyle oynandığı ne de oynandığı yer hakkında bilgi vermez şair. Bu konuda, kılı kırk yararak yaptığım edebiyat arkeolojisinden elde ettiğim bölük pörçük bilgilerde de ciddi tutarsızlıklar var.
Varsa var, n’apalım? İlle de yazacağım. Hasan Hüseyin dosyasında daha önce kimselerin yazmadığı ya da göz ardı ettiği ‘Hasan Hüseyin ve tiyatro’ konusunu, meslekten biri olarak ben yazmasam kim yazacak ki? Bildiğini pay etmeyen, toplumuna ihanet eder bence. Hadi dökelim eteğimizdeki taşları!
Şairin son günlerinde kendisiyle etraflıca bir biyografi çalışması yapan Mehmet Aydın bu konuda birkaç işaretlemede bulunur.
“1950 Mayısında tek parti dönemi kapanmış, DP iktidara gelmiştir. (*14 Mayıs 1950 seçimlerinden söz ediyor Aydın. Tek parti olan CHP bu seçimlerde kaybetmiş ve Türkiye çok partili sisteme geçmiştir) O yaz, o coşkulu günlerde Zeki Büyüktanır ve arkadaşları, Hasan Hüseyin’in yazdığı ve onun önderliğinde memleketleri olan Gürün’de, handan bozma bir binanın avlusunda salaş bir sahne kurarak oyun gösterimi hazırlığına girişirler.” (“Hasan Hüseyin / Yaşamı-Sanatı-Eserleri”, Emek Kitabevi, Ankara, 2002, sf. 14)
Oysaki oyunda rol alan Zeki Büyüktanır (1930-), Çağdaş Türk Dili dergisinin, Haziran 1991 tarihli 40. sayısında, ‘Çocukluk Arkadaşım Hasan Hüseyin’ başlıklı yazısında, Hasan Hüseyin’le tanışmasını ve ardından bu tiyatro çalışmasını nasıl yaptıklarını başka türlü anlatır.
“Küçücük bir kasaba düşünün. Anadolu’nun ortasında. Kasım ayından Nisan sonuna kadar dünya ile ilgisi kesilmiş; yolsuz, yolaksız, ışıksız bir kasaba. Savaş korkularının çevreyi sardığı, ekmeğin karne ile gıdım gıdım verildiği ve bunlara sesini çıkaramayan biz çocuklar! Hiç de güzel olmayan o yılların, ilkokula giden cıvıl cıvıl çocuklarıyız. Öğretmenimizin derse gelmediği bir gün baktık bir ağabey, ceketi sırtından dökülüyor gibi, ayaklarına çok büyük gelen bir ayakkabı. 5. sınıfta imiş. O gün öğretmenlik yaptı bize. Resim yaptırdı, öykü anlattı, okudu, konuştu, dinledi (…) İşte onunla ilk dostluk ilişkimiz böyle başladı.” (Meraklısına Not: Yazar Zeki Büyüktanır, Hasan Hüseyin’den sadece 3 yaş küçüktür.)
1949-1950 yıllarının coşkulu günleri (…) Çok partili dönem başlayacak. Heyecan dorukta. Gençler kıpır kıpır. Sanılıyor ki parti değişirse, gökten inen bir el, kılıçla keser gibi her şeyi bir anda değiştirip düzeltecek (…) Neyse biz kitaplığın tozlu salonunda Hasan Hüseyin yönetiminde bir piyes hazırlıyoruz. O yılların Varlık dergilerinde küçük piyesler yayımlanırdı. (*Bizim oynadığımızsa) “İnanmak” adlı tek perdelik küçük bir piyes (…) Tam bu sırada (…) atama buyruğu geldi.”
Şimdi elimizdeki notlara bakarsak; Hasan Hüseyin, “kendi yazdığı bir oyunu” yönettiğinden söz ederken, şairin çocukluk arkadaşı, hemşerisi ve “ilk tiyatro girişimindeki oyunculardan” biri olan Zeki Büyüktanır, “başka bir oyunu” Hasan Hüseyin’in “yönetiminde” çalıştıklarını söylüyor. Hasan Hüseyin yazdığını söylediği oyun hakkında ne isim, ne konu, ne de başka bir bilgi vermemişken; Zeki Büyüktanır, oyunun adını söylüyor: İnanmak! Üstelik tiyatro çalışmasının yapıldığı yer hakkında da iki farklı yerden söz ediliyor: “Gürün’de, handan bozma bir binanın avlusunda” ve “kitaplığın tozlu salonunda”!
Bu, zamanın rüzgârıyla dağılmış ayak izleriyle doğru yere gidemeyeceğimi anlayan ben, tutup başka bir yerden ulaşmaya çabaladım Hasan Hüseyin’in oyun yazarlığı hikâyesine: Zeki Büyüktanır’ın sözünü ettiği “İnanmak” adlı oyun üzerinden! Hani benim yapmaya çabaladığım, Fikret Otyam’ın deyişiyle: “Ayranım bu, yarısı su!” kabilinden bi’şey!
İnanmak, -eğer oyunun adı doğru hatırlanıyorsa- Avni Givda’nın “İnanmak Adlı Oyun” isimli bir oyununu çağrıştırdı bana. Ancak her ne kadar Avni Givda’nın oyundaki olaylar 1949 yılında geçse de; en başta, oyun 3 perde ve -kaynaklar beni yanıltmıyorsa- ilk olarak 1974 yılında, İstanbul’da, Çelikcilt Matbaası tarafından yayımlanır Givda’nın metni. Demek ki, bu yol da bizi doğru yer götürmeyecek. Belki Varlık dergisi bu oyunun tek perdelik halini ek olarak yayımlamıştır o zamanlar diye düşünüyorum ki; Varlık’ın o dönem ek olarak verdiği oyunları içeren bir kaynağa ulaşamadım. Neyse, devam edelim bildiklerimizi anlatmaya.
Büyüktanır, anısını anlatıp bitirirken, okuyucuyla konuşur: “O (*Hasan Hüseyin) gitti, biz oyunu oynadık. O günkü coşkuyla… Düşünüyorum da; elde edilen gelir 200 lira. 100 lirasını ilçenin kitaplık giderlerine, 100 lirasını da -sıkı durun, yazacaklarıma belki güler, belki şaşırabilirsiniz- Demokrat Parti İlçe Başkanlığı’nın giderlerini karşılamak için verdik.”
Şu işe bakın; hayatı boyunca antiemperyalist mücadele vermiş iki çocukluk arkadaşı, Hasan Hüseyin ve Zeki Büyüktanır, Kurtuluş Savaşı’nda, bin bir zorlukla ülkeden kovulan emperyalizmi davulla zurnayla ülkeye alan Demokrat Parti’yi desteklemek için sahneye çıkmışlar… Oysaki Hasan Hüseyin, daha bir yıl geçmeden; destekledikleri Demokrat Partililerce, 141-142’den, başka deyişle ‘komünistlikten’ tutuklanıp, türlü işkencelere maruz kalır; hatta annesinin Ermeni olup olmadığının bile araştırıldığı bu işkenceleri hayatı boyunca unutmaz. Çünkü söylenen şudur şaire: “Türkten komünist çıkmaz.” Ya peki ülke tarihimizin en utanç verici, en vahşi katliamlarından biri olan Madımak’tan sağ kurtulanlardan biri olan Zeki Büyütanır’a ne diyelim? Memleketi Sivas’ta, hemşerileri tarafından yakılmak istemesini nasıl açıklar yazar, yorgun ve yaşlı kalbine? İçimde tarifsiz bir sızı, sanki bin tane ve bin tana daha kırmızı gözlü yılan yüreğimi kemiriyor… Sustum!
Hasan Hüseyin üzerine inceleme yapan Mehmet Aydın, “Hasan Hüseyin / Yaşamı-Sanatı-Eserleri” adlı inceleme kitabında, şairin 15 parçaya varan yayımlanmamış yapıtlarının adlarını sıralarken, içinden üç tanesinin tiyatro oyunu olması dikkat çekicidir: “Hızarcı”, “Yandı Ha Yandı” ve “Tezekten Terazinin” adlı oyunlar! Bunlardan sadece Hızarcı’nın, o da yalnızca 3 kez seyirciyle buluştuğunu söylüyor incelemeci. 1977’nin Ekim ayında! Bunda da kuşku var açıkçası. Anlatalım.
“Yapıt” adlı aylık düşün ve sanat dergisinin, 1980 Şubatında yayımladığı 38. sayısı, Hasan Hüseyin özel sayısıdır ve Adnan Yücel’den, Kutluay Şakar’a, İlhan Erseven’den Antalya Kültür Müdürü Güngör Türkeli’ne kadar, dönemin yol almış sanat ve kültür adamlarının şairle ilgili yazılarıyla donatılmıştır. Derginin açılış yazısındaysa, iki yıl önce, 11 Temmuz 1978 günü katledilen Bedrettin Cömert’in imzası vardır: “Ağlasun Ayşafağı”!
Dergi, o sayısında, bir söyleşi yapar Hasan Hüseyin’le. 32 sayfalık derginin 7 sayfasına oturan bu uzun söyleşide, şairin tiyatroyla ilgili düşünceleri de sorulur kendisine.
“Yapıt- Sayın Hasan Hüseyin, siz, ozanlığınızın yanında, tiyatro oyunları, görsel sanatlarla ilgili çeşitli eleştiri yazıları da yazıyorsunuz. Bu çalışmalarınız konusunda da bilgi verir misiniz?
Hasan Hüseyin- “Binicinin sağı solu olmaz” derler. Hele de geri kalmış toplumlarda, önü ve arkası da olmuyor; sanatçı yetiştiği yere vurmak zorundadır! Şiir, resim, müzik, roman, öykü, oyun, senaryo, deneme, eleştiri, röportaj… Koşullar neyi gerektiriyorsa, hangi alanda etkili ve yararlı olabileceksek, gücümüz de yetiyorsa, o alanda bir şeyler yapmak zorundayız. Var mı başka yolu? Resim, müzik (…) eski sevgililerimdir (…) Gazetecilik ve ekmek derdi ne resim bıraktı bende ne de müzik. Zaman zaman resim eleştirileri yazmam, belki de bu özlemimden geliyordur (…) Oyun yazarlığıma gelince; yıllardan beri oyunlar yazmayı düşünmüşümdür. Bu fırsatı son yıllarda bulur gibi oldum ama henüz günışığına çıkamadı oyunlarım. Yazmak konusunda çalışkanım da, ürettiklerimi pazarlamak konusunda pek yeteneksiz ve tembelim! (…) Biliyorsunuz, “Hızarcı” adlı oyunum, Öncü Sahne’de, prova aşamasında kaldı. Kadro yoktu, para yoktu, salon yoktu. Daha da kötüsü, provaların yapıldığı sinemaya bir haftada iki kez bomba attılar faşolar. Bizim oyun rafa kalktı! Dillerde yalnızca oyunun türküleri kaldı. Genç ve değerli besteci Mehmet Pulat, çok güzel müzikler yapmıştı oyunun içindeki şiirlere. Oyun, iyi bir toplulukça yeniden ele alınabilir; fakat özel tiyatroların durumu ortada!”
Şimdi bu noktada biraz soluklanıp; “Öncü Sahne nedir, ne yapmıştır, Hızarcı adlı oyunla ilgili kafa karıştıran notlar nelerdir, prova yapılırken bomba atıldığı söylenen sinema salonu neresidir?” gibi soruların peşine düşelim.
Hasan Hüseyin, 1967 yılında, gittiği bir tiyatro galasında Erdoğan Akduman’la tanışır. Kimdir bu Erdoğan Akduman? Erdoğan Akduman, 1944 yılında doğan ve İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu bir oyuncudur. İlk sahne çalışmalarını Ankara Halkevleri Tiyatroları’nda yapmış olsa da; konservatuvar döneminde Dostlar Tiyatrosu ve Kent Oyuncuları’nda profesyonel oyunculuğa başlamış, ardından da Halk Oyuncuları’na (HO) katılmıştır. Kurucu üye olarak! Akduman, Hasan Hüseyin şiirlerine hayran biridir.
O dönem Halk Oyuncuları’nın bir geleneği varmış: Oyun sonrası, oyuncular toplanıp saz çalıp, türküler söyler, sanat tartışmaları ve değerlendirmeler yapar; böylece dostluklarını sahnenin dışına da taşırlarmış. Bu toplantılar son derece seviyeli, hatta sanat dünyasının devrimci kimliklerinin ağırlanmasıyla daha da coşkun bir hale getirilirmiş. Bu toplantılara en çok çağrılan kişi zamanla Hasan Hüseyin Korkmazgil olur. Çünkü hem saz çalabiliyor, hem şair, hem de çağdaş bir Anadolu meddahıdır Hasan Hüseyin. Onlarca hikâye bilmekte, hikâyelerini Anadolu’nun o temiz sesiyle anlatmaktadır. Hele şiir okuması, hele hele! Ya saz çalmasına ne demeli! Dostluğun böylesi diğer dostların başına!
Şairle oyuncunun dostluğu yıldız tozuna bulanmış bir şekilde yükselirken geliriz 1970’e! O yıl Akduman; Vasıf Öngören, Halil Ergün ve Mustafa Alabora ile Ankara Birlik Tiyatrosu’nun kurucularından biri olarak çıkar karşımıza. 12 Mart 1971 Askeri Darbesinde ise aynı arkadaşlarıyla gözaltına alınıp, Türkiye’deki ilk tiyatro davasında yargılanan kişilerden biri olarak! 2 yıl cezaevinde kalır tiyatro adamları. Cezaevinden çıktıktan sonra kaldıkları yerden devam ederler mücadelelerine; sendikaların desteğiyle Çağdaş Sahne’yi kurarlar bu kez. Halk Oyuncuları adıyla başlayan hikâye, Ankara Birlik, Çağdaş Sahne; en sonunda da Öncü Sahne adını alarak yolculuğunu sürdürür.
Bu kırmızı günlerde yapılacak en doğru şey, sağlam dostluklarına güvenip, inandığı gibi yaşamayı, itten köpekten korkmadan sürdürmektir. Erdoğan Akduman ve Hasan Hüseyin’in yaptıkları gibi! Akduman, kalemine çok güvendiği şair arkadaşından bir oyun yazmasını, yazdığı oyunu sahnelemek istediğini bildirir. Hasan Hüseyin’in gönlündeki oyun yazma aslanı uyanıverir aniden; “Tamam” der, “yazarım.” ‘Hızarcı’ adlı oyun böyle çıkar ortaya. 1977 yılının Ocak ayında!
Hasan Hüseyin’in ‘Hızarcı’ adlı oyunu, Öncü Sahne oyuncuları tarafından çok beğenilir ve hemen çalışmalarına geçilir. İlk provalar Ankara Küçükesat’taki Karınca Sineması’nın salonunda yapılır. Ama aynı günlerde sinema için yıkım kararı çıkar. Daha doğrusu oranın bir alışveriş pasajına dönüştürüleceğini öğrenen oyuncular zaman yitirmeden çalışmalarını, Necatibey Caddesi’ndeki Derya Sineması’nın salonuna taşırlar. Hızarcı, büyük bir heyecan içinde prova edilirken, Hasan Hüseyin de provalara düzenli olarak katılmaya başlar. Dil konusunda son derece hassas olan şair, provalarda her ne kadar bir repliğinin bile değiştirilmesini istemese de; yapılan çalışmaya da büyük bir saygıyla yaklaşır. Düzenlenmesini istediği replikleri bildirecekken bile, bin bir özürle keser oyuncuların coşkulu çalışmasını. Heyecanlı adamlara has, o çabuk sinirlenen adam o değildir sanki!
Bu noktadan sonra kaynak uyumsuzluğu yine karşımıza dikilir. Hasan Hüseyin, 1980 yılının Şubatında, Yapıt dergisine verdiği söyleşi de; ““Hızarcı” adlı oyunum, Öncü Sahne’de, prova aşamasında kaldı. Kadro yoktu, para yoktu, salon yoktu. Daha da kötüsü, provaların yapıldığı sinemaya bir haftada iki kez bomba attılar faşolar. Bizim oyun rafa kalktı!” derken; şairin biyografisini yazan Mehmet Aydın, kitabında bakın neler söylüyor: “Erdoğan Akduman, o sıralarda çok yorgun ve hasta olduğu için, Hasan Hüseyin’in izniyle oyunun yöneticiliğini Yaşar Güner’e, başrolü de Can Berkmen’e bıraktı. 1977 Ekiminde oynanan oyunun ilk gecesine kalabalık bir seyirci kitlesi katılmış; hatta seyircilerden bir bölüğü oyunu ayakta izlemişlerdir. Hızarcı oyunu üç kez oynanmıştır. Oyunun üçüncü gecesinde Derya Sineması, belirsiz kişilerce dinamitlenmiştir.” (“Hasan Hüseyin / Yaşamı-Sanatı-Eserleri”, Emek Kitabevi, Ankara, 2002, sf. 116-117)
Şimdi soru şudur: Hızarcı adlı oyun oynandı mı, oynanmadı mı?
Öncü Sahne’nin kurucusu Erdoğan Akduman’a kulak verelim şimdi: “Yeni salonumuzda, 15 Ekim 1977 Cumartesi günü sezonu açtık (…) ‘Büyük Gösteri’, ‘Kan Çiçekleri’ ve ‘Meddah’ ile oyunlarımıza devam ettik (…) “Hızarcı” adlı oyunu, Yaşar Güner yönetmeye talip olmuş, ben de kabul etmiştim (…) 18 Ocak 1978 tarihinde (…) Hızarcı’nın provasına girildi. Oyunun yazarı Hasan Hüseyin Korkmazgil ile birlikte prova izledim. Ekip yorgundu. Dolayısıyla 22: 30’da prova erken bitirildi. Tiyatrodan en son Hüseyin abi, ben ve Halil (*Esen) ayrıldık (…) Hüseyin abi ile Halil tiyatrodan yüz metre kadar uzaklaştıklarında anormal bir patlama sesi ile irkilmiş. İkisi de “Tiyatromuz bombalandı!” diye koşmaya başlamış. Tiyatro (Derya Sineması) kapısı paramparça olmuş. Hüseyin abi, tiyatronun karşı çaprazında bulunan Çankaya Karakolu polislerinin uzaktan izlediğini görünce yakalarına sarılmış. “Karşınızda tiyatro bombalandı. Ne duruyorsunuz? Siz ne işe yararsınız?” diye sarsmaya başlamış. Halil, zor zaptetmiş.”
(Meraklısına Not: Hasan Hüseyin’in, “provaların yapıldığı sinemaya bir haftada iki kez bomba attılar” dediği bu tiyatroyu bombalama eyleminin, üç kez yapıldığını söyler Erdoğan Akduman. Birincisi, 1977 Temmuzunda Gençlik Parkı oyunları sırasında atılan ses bombası, ikincisi, 18 Ocak 1978 gecesi ve üçüncüsü de 26 Ocak 1978 gecesi, sabaha karşı dört civarında…)
Sonra da konunun tanığı olarak sorularımızı yanıtlayan ilginç bir açıklama yapar Akduman. Hızarcı’nın oynanmadığını ama “seyircili genel prova şeklinde”, sadece bir kez ve biraz da ‘zorunluluktan’ seyirci karşısına çıkarıldığından söz eder oyunun.
“Hızarcı oyununun provaları sezon sonuna kadar sürdü. Oyun, seyirci önüne çıkamadı. Dekor yapılmış, aksesuarlar tamamlanmıştı (…) “Meddah” oynayacağım bir gün hastalandım. Evde yatıyordum (…) Belki ateşim düşer, oynayabilirim düşüncesiyle oyunu son ana kadar iptal ettirmedim. Seyirci koca salonu doldurmuştu. Oyundan sonra da Hızarcı’nın genel provası yapılacaktı… İyileşme olmadı. Buna rağmen oynayabilmek için direndim (…) ama ne kadar direnirsem direneyim, iki saatlik oyunu çıkaracak gücü bulamadım kendimde. Kuliste arkadaşlarla konuşarak bir karar aldık ve sahneye çıktım. Seyirci sandı ki oyun başladı. Oysa olay farklıydı. Bu durumda Meddah’ı oynamamın imkânsız olduğunu anlattım. Dilerlerse, Hızarcı’yı ilk gösterim olarak genel prova çerçevesi içinde ücretsiz izleyebileceklerini, Meddah için aldıkları bilet paralarını gişeden geri alabileceklerini söyledim. Bir kısım seyirci Meddah’ı başka zaman izlemek üzere salondan ayrıldı. Bir kısım biletleri iade etti. Diğerleri hoşgörüyle karşılayarak Meddah yerine Hızarcı’yı ücretli izledi. Tabii sonuç iyi olmadı. Hızarcı, ilk ve son kez genel prova bile olsa seyirci karşısına çıkmış oldu.” (Üç Devrimci Tiyatro Bir Meddah, Erdoğan Akduman, Ayrıntı Yayınları, Haziran 2016, İstanbul, Birinci Baskı, sf. 140)
Anlaşılacağı üzere Hızarcı adlı oyunun hiçbir zaman oynanmamıştır! Üstelik başka bir kaynakta daha Hasan Hüseyin oyununun oynanamadığını bildirir: “Ocak 1977’de yazdığım iki oyundan biri Öncü Sahne’ye verilmiş, olanaksızlıklar yüzünden hâlâ gösterilememiştir.” (Türkiye Yazıları Dergisi, Mayıs 1978, Sayı: 14, ‘Hasan Hüseyin-Yaşam Öyküsü’, sf. 31) Hasan Hüseyin, Mayıs 1978 tarihli dergide bunları söylerken, Mehmet Aydın’ın, “Hızarcı oyunu, Ekim 1977’de oynanmıştır” gibi nokta atış yapması oldukça kuşkuludur. Ahhh, şu arşivsiz, ah şu hafızasız ülkemin, başıboş bırakıldığı halde hâlâ evini yurdunu bilen vefalı edebiyatı, ahhh! (Bu ara, Mehmet Aydın kitabında -kaynak göstermeksizin- nasıl bu kadar iddialı ve kesin tümceler kurmuş, onu da merak etmiyor değilim hani?)
Korkmazgil’in bir diğer oyunu olan “Yandı Ha Yandı”nın oynandığından eminiz. Aynı adı taşıyan bir halk türküsünden, şairin oyunlaştırdığı “Yandı Ha Yandı” adlı çalışması, TRT’de, “Türkülerin Öyküsü” adlı bir programda, Rüştü Asyalı tarafından oynanmıştır. Türkünün sözleri, gerçek adı Zeynel Abidin olan ama daha çok “Pervane” ya da “Sıdkı Baba” olarak bilinen halk şairine aittir. (1865-1928) Türkü, 1977 yılında, Zeki Ökten’in yönetmenliğini yaptığı; Kemal Sunal’ın, Ayşen Gruda’yla oynadığı “Çöpçüler Kralı” adlı filmde okunduktan sonra oldukça ünlenmiştir. “Bir güzelin hasretinden” olarak da bilinen türkünün sözleri şöyledir:
“Bir güzelin hasretinden ahından, canan ahından / Tutuştu her yanım yandı ha yandı, yandı ha yandı / Âşık oldum onun mah cemaline, mah cemaline / Aşkımdan her yanım da yandı ha yandı / Üç yüz atmış beş günüm de yandı ha yandı (…) Sıdkı’yam çekmişem gayet zarı ben, gayet zarı ben / Dilerim ki muradıma erem ben, canan erem ben / Bir hayırsız yâr elinde kaldım ben, canan kaldım ben
Ağzımda dillerim de yandı ha yandı.”
Son olarak, “Tezekten Terazinin” adlı Hasan Hüseyin oyunundan da söz edip yazımızı bitirelim. Sözü edilen oyun yazılmıştır, bu kesin! Neden mi? Çünkü şair, kendisini anlattığı yazısında şöyle yazmıştır oyunuyla ilgili olarak: “Ankara Birlik Tiyatrosu Yayınları arasından çıkması gereken ‘Tezekten Terazinin’ adlı kitabım da hâlâ çıkamamıştır.” (Türkiye Yazıları Dergisi, Mayıs 1978, Sayı: 14, ‘Hasan Hüseyin-Yaşam Öyküsü’, sf. 31) Bu şu anlama gelir: Oyun yazıldı ve yayınevine gönderildi. Böyle olmasaydı, “Ankara Birlik Tiyatrosu Yayınları arasından çıkması gereken…” diye bir ses kullanılır mıydı şair?
Hasan Hüseyin’in iki tane de radyo oyunu yazdığını biliyoruz. Askerlik dönüşü ‘şüpheli zat’ damgası yediği için hiç kimsenin kendisine iş vermediği günlerde, 1956’larda! İçimizi acıtan bir dille anlatır o günleri: “Radyoya yolladığım iki oyunumu Saim Alpago koydu mikrofona. Oyunların parasıyla yazı makinesi satın aldım. Sevgilime kavuşmuştum.” (*Oyunların adı ya da içeriğiyle ilgili hiçbir bilgiye sahip değiliz.)
Kıssadan hisse, sormuşlar Hasan Hüseyin’e: “Yeni girişim ve çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?” Yanıtı kısadır şairin: “Gelin isterseniz, ormandaki ayının postunu satmaya kalkmayalım. Önce şu sokağa bakalım, sonra konuşalım bunları!”

Farklıydı, sevgisi derindi aşk bitmez, bitemez…

rezeneyi-taniyor-musunuz

Rezeneyi tanıyor musunuz?