“Kendi bahçesinde dal olamayan biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor” (Özdemir Asaf)
Hamlet Davası – 2 / Destursuz sanat bağına girenler
1 Ekim 1941 günü İstanbul’da Hamlet oyunuyla başlayan tiyatro sezonu, tarihimize gülünç, gülünç olduğu kadar hüzünlü izler bırakır. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Hamlet’e, seviyesiz bir dille saldırı yapılmıştır ve buna sessiz kalmak, gelişmesi için büyük çaba harcanan Türk tiyatrosunu öksüz bırakmaktan faksızdır... Muhsin Ertuğrul ol da sus bakalım, mümkün müdür?
Celâleddin Ezine’nin karalayıcı yazısı yanıtsız kalmaz. Neyyire Neyir’in yazı işleri müdürü olduğu Türk Tiyatrosu dergisinde, Muhsin Ertuğrul Ezine’ye karşı zehir zemberek bir yazı yayınlar. Yazının başlığı: “Celâleddin Ezine! Hamlet’e Niye Geldin, Niye Çıktın?”... ‘Herkese anladığı dilden konuşmak gerek’ düşüncesine uygun olarak, Muhsin Hoca’nın yazdığı upuzun yanıt da çok serttir.
“Bay Celâleddin Ezine, yarım yamalak tiyatro bilgisiyle, bomboş sanat dağarcığıyla tiyatro işlerine karıştıkça kendisine durmadan cevap vermek mecburiyeti hasıl oluyor” diye başlayan yazı, hani deyim yerindeyse, kınından çekilen kılıçların, şimşekler çaktıran bir savaşa dönüşmesine neden olur.
“… ucuz malûmat satıyor. Gösteriş yapmak ve şöhret kazanmak ihtirasıyla kavrulan, bilgiçlik taslamak sıtmasıyla yanan bu zat, bizim san’at budunumuza destursuz girdikçe kendisini durdurmaya mecbur kalıyoruz (…) Bu tenkid o kadar kendi kendini ele veren biçare bir edâ ile yazılmıştır ki, doğrusunu isterseniz cevap vermek külfetine bile değmez. Fakat kötü misal olur, destursuz san’at bağına girenler çoğalır diye cevapsız bırakmak da doğru olmaz.”
Sonra Ezine’nin yazısından bazı bölümleri alıntı yaparak, savunmaya geçer Muhsin Ertuğrul.
(Hamlet’in Şehir Tiyatrosu’nda temsilinden bir iki hafta evveldi. Bir dostumla caddede ilanları okuyorduk. Dostuma şaka olarak; “Şöyle bir başlık bir tenkit yazısına ne güzel yaraşır” dedim: “Tepebaşı’nda Bay Shakespeare’in oğlu Bay Hamlet katlolunmuştur!”)
Okuyucularım, bir adam ne kadar kötü niyetli, ne kadar kin, garaz, hasetle dolu olmalı ki, iki hafta sonra oynanacak bir piyes hakkında yazacağı kötü yazının başlığını böylece evvelden tasarlamış olsun. Bir avuç Türk genci salaş bir tiyatroya kapanmışlar, dört hafta güneş yüzü görmeden, bir maden amelesi gibi, rutubetli, kuytu bir bodrumda gece gündüz bir eser yaratmaya çabalıyorlar, beri tarafta hayatta hiçbir işe yaramayan bir adam, bu bir avuç insanın ömürleri pahasına meydana koymaya çalıştıkları eserin menfi hükmünü evvelden kararlaştırıyor. Bunu yapabilmek için ancak hayatta (Saay = çalışma) denen şeyin kutsiyetini hiç tanımamış, bir eser yaratmanın yırtınmasını hiç duymamış bir mirasyedi olmak lâzım! İçi bu kadar kararmış bir adamın bir çalışma devrinde refahın verdiği cür’etle çalışanlara ve bir san’at eseri yaratanlara böylece ulu orta dil uzatması acınacak bir şeydir. Tabi ki böyle kötü niyetle, böyle küflü, kokmuş bir maksatla tiyatroya gelen birinden bîtaraf (*Tarafsız), vicdanlıca, dürüst bir tenkid beklenmez. Fakat cılk zamirini bu kadar açıkça meydana vuran adamın, ne bakımdan olursa olsun, bir para bile etmeyen yazısını nasıl olur da bîtaraf bir gazete basar. İşte bu insan havsalasının kavrayamayacağı (bir) garâbettir.
Strindberg “Tenkid” isimli yazısında der ki: “San’at eserine müsbet bir ruhla, iyi bir niyetle, temiz bir kalple, sevgi ve hürmetle yaklaşılmalıdır. Bütün bu şartlar insanda olmayınca, dünyada zaten san’at eseri diye bir şey de kalmaz.”
Acizden gelen menfi ruhunun tesiriyle tenkidinin başlığını bile on beş gün evvel tasarladığını kendi itiraf eden bir münekkidden iyi bir niyet, temiz bir kalp, sevgi ve hürmet beklemeyelim, peki! Fakat bilgi sahasına girip de, derme çatma, saçma sapan malûmat satmasına olsun razı olmayalım, ona cevap verelim ve bu bahiste de bir şey bilmediğini hatırlatalım.”
Muhsin Ertuğrul, bu bıçaktan farksız sözlerle başladığı yazısını, iki madde olarak sıraladığı tiyatral görüşlerle sürdürür. Birinci maddede; tiyatro izleme kültürü üzerine görüşlerini bildirir. Ama ne bildirme!
“Temsil esnasında ve burnunun dibinde canını dişine takmış bir san’atkâr, çocuk doğuran bir anne ıstırabıyla bir şahsiyet yaratmaya kıvranırken bu zibidi, önündeki arkadaşıyla vır vır vır konuşacak kadar halka ve san’atkârlara saygısızlık etmiştir. Sorarım, dünyanın neresinde tiyatroda böyle konuşan insan vardır? Sırası geldikçe yalnız övünmek için Fransa’dan, Almanya’dan, Amerika’dan bahseden Celâleddin Ezine acaba o diyarlarda böyle kendisi gibi tiyatroda ön sırada oturup da konuşan medeni bir kimseye rastgelmiş midir?”
İkinci maddede ise, üstüne vurgu yaptığı konu tiyatro ahlâkıdır:
“Kendileri üçüncü perdenin dördüncü tablosunda tiyatroyu terk ettiklerini itiraf ediyorlar. Yani temsil ne kadar berbatmış ki sonuna kadar Narçın Bey tahammül edememiş (…) Temelinden çatısına kadar günlerce tiyatroyu tıklım tıklım dolduran halkımızın son perdedeki candan tezahürüne dayanamayacağı için tiyatrodan kaçan Celâleddin Ezine, üç sütun içine on beş ecnebi ismi yazıp, okuyucuları bilgisinin derinliğine inandırmak isteyeceği yerde evvela bir piyesin başından sonuna kadar seyretmek efendiliğini öğrense insanlığa daha yaklaşmış olur. Yazık ki boş tenkid yazılarından şöhret kazanmaya uğraşan bir adam bir barda, bir birahanede, bir meyhanede sabahlayabiliyor da, ciddi bir piyes oynanan tiyatroda eserin sonuna kadar oturamıyor. Bu itiraf olsa olsa kendi değerini meydana koymaktan başka bir şey ifade etmez. Çünkü bu harekette bulunan yalnız odur.
Kendileri geçen sene de sarhoş bir halde tiyatroya gelerek birinci perdesini göremediği (Dadı) piyesi hakkında da yazı yazmışlardı. Bu sefer de son perdesini göremedikleri Hamlet için tenkid yazıyorlar. Bir piyesi sonuna kadar görememek, bu âdeta bir illet, fakat tiyatroya gelerek değil, Bakırköy’e giderek tedavi edilebilecek bir illet!”
Hoca, yazısının son bölümünü, Ezine’nin yaptığı bir saptamanın ne kadar saçma ve küstahça olduğunu anlatmaya ayırır. Ezine, yurt dışından örneklerle doldurduğu yazısında, ünlü Alman tiyatro insanı Max Reinhardt ve Alkesandr Moissi’den övgüyle söz etmiştir.
(Tekrar ediyorum, hadainâbit yetişmiş istidadlar devri çoktan geçmiştir. Lise ve konservatuvar mezunu, yani oynadığı muharririn tasavvur ettiği iç dünyayı kavrayacak derecede bilgili ve sanatkâr yetişmeden Hamlet ayarında piyesleri şimdilik sahnemize vazetmemeliyiz.)
“San’ata barem tatbik eden bu gülünç yazıyı yazmak için ancak Celâleddin Ezine olmalıdır… Acaba makalenizde bahsettiğiniz Raynhardt ve Moissi hangi konservatuvardan çıkmıştır? Tiyatroda inkılâp yapan Antuvan (*Fransız oyuncu André Antoine) gaz şirketinden, Basserman (*Alman oyuncu Albert Basserman) kimyager yamaklığından, Talma (*Fransız oyuncu François-Joseph Talma) dişçi çıraklığından, Raşel (*Fransız oyuncu Elisa-Rachel Felix) sokaktan, Edmund Kean gemi miçoluğundan, Devrient’le Moliye koltuk döşemeciliğinden, Sonnenthal (*Avusturyalı oyuncu Adolf von Sonnenthal) terzilikten, Suzanne Despres şapkacılıktan sahneye geldiler.
Eğer her konservatuvar mezununun muvaffak olacağını veya sahnede her muvaffak olanın konservatuvar mezunu olduğunu sanıyorsanız vah size! (…) Baksanıza, siz Heidelberg ile Sorbonne arasında mekik dokudunuz da yine yaşadığınız cemiyete bir faydanız dokunacak iş sahibi olamadınız. Türkçe tâbirle hâlâ bir baltaya sap değilsiniz! Keşke siz ne Heidelberg’e, ne de Sorbonne’a gitmeseydiniz de, akıl ve zevk sahibi olan her vatandaş gibi tiyatroya nasıl gelineceğini, nasıl oturulacağını, nasıl piyes seyredileceğini öğrenmiş olsaydınız… Hareketinizdeki muvazenesizlikten hiç kimse size üniversiteye devam etmiş bir adam sıfatını vermiyor. Buna mukabil her akşam iki bin elin parçalanırcasına alkışladığı ve bin ağzın hep birden “Yaşa” diye haykırdığı Hamlet mümessiline (de) kimsenin konservatuvar diploması sormak hatırından geçmiyor.”
Muhsin Ertuğrul’un her biri alev alev yanan sözcüklerden oluşan yazısı bir soruyla biter. Bu öyle bir sorudur ki; çağları ateşe verir de, hiç eskimez. Zaman ileri doğru akar; her şey değişir, evrilir, hiçbir devir aynı olamaz bu yüzden ama her devrin kendinibilmezleri hep aynı kalır nedense! Bu soru onlara!
“Geçen sene de sordum, bir cevap alamadım, bu yıl tekrar ediyorum: Bu yazıları niçin yazıyorsunuz? Malûmat tarafınız kıt ve sakat, görgü ve bilgi kısmı yok, bize ve halka bir şey öğretmiyor, üç sütunun altına bir imza atmak için insan hiç bilmediği ve anlamadığı şube hakkında tecrübeye kalkışır mı? Tiyatromuza karşı duyduğunuz nefretten gayri sâik yoksa, kalıp ve kıyafetinize bakıp da bir şeyler bildiğinizi tahmin edenleri hayal sükûtuna düşürmeyin. Bakın, görüyorsunuz ki, tiyatroyu temsilin ortasında terkederek hakarete kalksanız bile, yazılarınızın biçareliğini okuduktan sonra insan hakarete mukabele etmekten vazgeçiyor.” (Türk Tiyatrosu dergisi, 15 Birinciteşrin (*Ekim) 1941, Sene: 12, No: 133, ss. 1-3)
Sonra ne mi olur? İçinde kötülük ve haset kaynatılan kazandan çıkan buhar gecenin karanlığına, meydanı boş sanıp, eli kıçında gezenin çatallı küstah dili ağzının tavanına asılı kalınca... sanatın İsrafil’i kıyametin borusunu üfler.
1 Ekim’de başlayan 1941-1942 tiyatro sezonunun açılmasının üstünden henüz 12 gün geçmişken…
Celâleddin Ezine, Muhsin Ertuğrul’u hakaretten, bu yazının yayınlandığı Türk Tiyatrosu dergisinin yazı işleri müdürü Neyyire Ertuğrul’u da bu yazının yayınlanmasına izin vermekten ötürü mahkemeye verir; tarihe “Hamlet Davası” diye geçen dava böylece başlamış olur.
12 Ekim 1941 tarihli Tasviri Efkâr gazetesi, birinci sayfadan duyurur haberi:
“Son çıkan ve Şehir Tiyatrosu’nda tevzi edilen Türk Tiyatrosu isimli mecmuada Muhsin Ertuğrul, muharrir ve münekkid arkadaşımız Celâleddin Ezine aleyhinde çok şiddetli ve hakaretâmiz bir makale yazmıştır (…) Dün Celâleddin Ezine bir arkadaşımıza: “Yazıyı hakaretâmiz gördüm ve davayı değerli romancı ve avukat Mahmut Esat Karakurt’a tevdi ettim. Hukukumu Muhsin Ertuğrul’dan ve mecmuanın neşriyat müdürü olan zevcesi Neyyire Neyir’den arayacaktır. Bundan sonra artık gazete sütunlarında değil, hâkim huzurunda görüşeceğiz” demiştir.
Mahmut Esat Karakurt da: “Yazıyı çok ağır buldum. Edip bir arkadaşımın, Ertuğrul Muhsin’in şahsını hiçbir suretle alâkadar etmeyen gayri şahsi tenkitleri hakkında bu kadar hakaretâmiz sözler sarfetmesi kanunu sâkit bırakamaz. Davayı yalnız müvekkilim namına değil, aynı zamanda meslek namına da üzerime almış bulunuyorum.” (Tasviri Efkâr gazetesi, 12 Birinciteşrin (*Ekim) 1941, Pazar, Sene: 33, Gazete yayın no: 4843-487, s. 1)
Aslına bakarsanız, 1941’deki Hamlet’le ilgili ilk eleştiriyi yazan kişi Celâleddin Ezine değil, Ulunay imzasıyla yazılar yazan gazeteci Ref’i Cevad Ulunay ve Son Posta gazetesinde tiyatro üstüne değerlendirmeler yapan Nusret Safa Coşkun’dır. Ulunay yazısında der ki:
“Şekspir’in (Hamlet adlı) bu şaheseri sanat bakımından bir demir leblebidir. (Endişelerim vardı) Bu demir leblebiyi Şehir Tiyatrosu’nun çarkları aşınmadan öğütebilecek miydi? Bu suale şimdi “evet” diyorum. (İzlediğim) Hamlet Türk sahne tarihine parlak bir sayfa ilave edecek kadar güzel oynandı. Sanatkârlar gözümde dağlar deviren devler gibi büyüdüler (…) Bilhassa piyeste esaslı rol olan Hamlet’i oynayan Talât, son perde indiği zaman yalnız alkışlarla değil, sayhalarla selamlandı ve buna fazlasıyla hak kazanmıştı.”
Ulunay, yazısının devamında oyuncuları da değerlendirir. Neredeyse herkesi överken, oyunda Kraliçe Gertrud rolünü yapan Neyyire Neyir’in kendisini şaşırttığını, bu oyunda beklentileri karşılamadığını söyler.
“Hamlet’te muvaffakiyet itibarıyla Talât’tan sonra (…) Mahmut Moralı bütün oynadığı rollerde olduğu gibi Polonius’ta da fevkâladeydi (…) Avni Dilligil, önünde geniş bir sanat fezası açılan bir sanatkârdır; ondan çok, pek çok şey beklemekte haklıyız (…) Neyyire Ertuğrul’u Kraliçe Gertrud rolünde çok silik buldum. Neyyire gibi bir artistten Gertrud’da daha başka hususiyetler beklerdim; onun ikinci safta olan bir rolü ön sıraya geçirecek kudrette olduğunu bilenlerdenim (…) Behzat Mezarcı rolünde harikulâde idi. Diğer artistlerden ayrı ayrı bahsetmiyorum: fakat hepsinin muvaffakiyet âhenginde müsavi hisseleri vardır.” (Tan gazetesi, 3 Teşrinievvel (*Ekim) 1941, Cuma, Yıl: 6, Gazete yayın no: 2202, Ulunay imzalı “Şehir Tiyatrosu Temsilleri / Dram Kısmında Hamlet” başlıklı yazıdan alıntı)
Benzer övgülerle oyunu alkışlayan Nusret Safa Coşkun ise, sadece Kraliçe Gertrud rolünü canlandıran Neyyire Neyir için farklı şeyler yazar eleştirisinde:
“Neyyire Ertuğrul, Gertrud rolünde her zamanki olgun san’atını gösterdi. Yani kendisinden beklediğimizi verdi (…) Hamlet mizansen ve teknik bakımından Avrupadaki bir kısım temsillere eş ve hatta bazı bakımlardan (daha) faikti. Bize böyle bir sanat ziyafeti verdikleri için temsile emek verenlerin hepsini tebrik etmek bir vazifedir kanaatindeyim.” (Son Posta gazetesi, 3 Birinciteşrin (*Ekim) 1941, Cuma, Sene: 12, Gazete yayın no: 4015, s. 3)
Ancak, kim ne derse desin, ok yaydan çıkmıştır bir kere! Hamlet mahkemeye düşürülerek, sadece Türk tiyatrosu için değil, dünya tiyatrosu için de gülünç bir dava olarak tarihe geçmek üzeredir.
Devamı Var