Geçenlerde, yazmaya doyamadığım Sait Faik’le ilgili “farklı” bir yazı yazmaya niyetlendim. Elimde ustayla ilgili ne varsa serdim çalışma odama... Onu bunu kurcalarken elime, daha önceden okumuş olduğum Sayın Sevengül Sönmez’in hazırladığı ve “Karganı Bağışla” adıyla yayımlanan Sait Faik’in mektupları geçti. Kitabı kurcalarken bazı mektuplar oldukça dikkat çekiciydi. Sanki sanatsal bir kavga, sıkı bir kapışmanın belgeleriydi okuduğum bazı mektuplar. Nasıl da daha önce kaçırmışım bunları diye hayıflandım kendi kendime. Üstelik oldukça da sert bir dil kullanılıyordu mektuplarda. O mektupların peşinden gitmeye karar verdim ve ortaya ilginç bir kapışmanın fotoğrafı çıktı.
Türk edebiyat tarihinde atışmalar, kavgalar biter mi? Bu yazıda adları pek de yan yana anılmayan iki yazarın kapışmasına tanıklık edeceğiz. Sait Faik’le Necip Fazıl Kısakürek’in ne zaman ve niçin kapıştıklarına göz atacağız. Belki de bu, bize edebiyat tarihimizin yolculuğunu daha iyi anlamamız için yeni fikirler verebilir, kim bilir?
“Edebiyatın bir heves, bir arzudan çok bir iç ihtilalinin fışkırması olduğunu bilmez değilim. Fakat her heveskâr gibi, ben de içimde bir ihtilal varmış gibi yazdım... Başkalarının da bunları sevebilmesi ihtimali her yazı yazanın içine dökülen temiz bir şelale değil midir?” (Varlık dergisinin, 1 Temmuz 1954 tarihli 408. sayısında yayımlanan bu mektup, Sait Faik tarafından Yaşar Nabi’ye yazılmıştır.)
Sait Faik’le Necip Fazıl’ın yolları ilk kez, Necip Fazıl’ın yayımladığı “Ağaç” dergisinde kesişir. 17 sayı çıktıktan sonra yayın hayatına devam edemeyen dergi, edebiyat tarihimizde derin izler bırakmış Büyük Doğu dergisinin öncülü olmasıyla hatırlanır daha çok. Ağaç; ilk olarak 14 Mart 1936 tarihinde okuyucu önüne çıkan ve yaklaşık 5 ay sonra da ardında büyüktartışmalar bırakarak yayımına son veren bir dergidir. CHP’nin tek parti olduğu bir dönemde, tutucu İslamcı vurgusuyla bir sembol haline gelmiş Necip Fazıl’ın Ağaç dergisine, iktidarın neden destek verdiği tartışmalarını bir kenara bıraksak bile; Sait Faik’in, Sabahattin Ali’nin, Sabahattin Eyüpoğlu’nun ya da Muhsin Ertuğrul’un nasıl olup da bu dergide yazdıklarına şaşırmıyor da değiliz hani?
Ağaç; 17 sayılık minicik bir koleksiyondur ama yazar kadrosuna baktığımızda kafamız allak bullak olur. Kimler kimler yoktur ki kadroda? Başyazar Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç, Abdülhak Şinasi Hisar, Burhan Toprak, François Mauriac, Fikret Adil (Kamertan), Sabahattin Ali, Suut Kemal Yetkin, Sabahattin Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Feridun Fazıl Tülbentçi, Nurullah Cemal Berk, Cahit Sıtkı Tarancı, İ.Galip Arcan, Hıfzı Şevket Rado, Fuat Ömer Keskinoğlu ve Sait Faik “Adalı” yani Sait Faik Abasıyanık... Sonra, bir defalık da olsa; Falih Rıfkı Atay, Muhsin Ertuğrul, dönemin Yedi Meşaleci gençlerinden Ziya Osman Saba ve bugün artık unutulan bir felsefeci olan Miraç Katırcıoğlu gibi bir araya gelmeleri çok zor olan başka isimler de derginin sayfalarında göze çarpar.
Semaveri yeni yayımlanmış ve maddi sıkıntılarla uğraştığını sonradan öğrendiğimiz hikâyeci Sait Faik, Ağaç dergisinde birkaç sayı; mutsuz, dramatik iki hikâyesini yayımlar. Burada, ilk olarak soyadı “Adalı” olarak kullanılır. Kimi yazarların takma isim kullandığını ya da bir lakâpla yazılar yazdığını bilsek de, bu kez, oluşan durum Sait Faik’in hiç hoşuna gitmez. Bu durumdan duyduğu üzüntüyü, sevgili dostu Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta dile getirir büyük hikâyeci.
“... çok tuhaf, adeta zorla başkalarının zoruyla yazı yazan tuhaf bir halet-i ruhiyem var. Kamçılanmadan yürümeyen atlardan biri olsam gerek. Geçenlerde Ağaç mecmuasını gördüm, orada hikâyem vardı, soyadım yerine Adalı yazmışlar, çok üzüldüm, benim soyadım yok mu sanki? Kardeşim Yaşar, sen soyadımı yazıversen hiç böyle karışıklıklar olmayacak.” (Sait Faik Müzesi Arşivi No:17)
Sözü edilen “soyadı krizi” şöyle oluşur. Sait Faik, Ağaç’a iki hikâye vermiştir aslında. Ancak hikâyeler, bir formalık yani 16 sayfalık derginin sayfa sayısı yetersizliğinden olsa gerek, 5 parçada ancak yayımlanır. Bu hikâyeler; yazarın ‘Sarnıç’ adlı kitabında yayımlanacak olan, “Kalorifer ve Bahar”la, “Loğusa” adlı hikâyeleridir. Necip Fazıl, ‘Kalorifer ve Bahar’ı ilk olarak, Ağaç’ın, 21 Mart 1936 tarihli 2. sayısında yayımlamaya başlar. Bu hikâyenin ilk bölümüdür. Ardından gelen, 28 Mart 1936’daki 3. ve 4 Nisan 1936’da yayımlanan 4. sayıda hikâyenin geri kalan kısımları da yayımlanır. Derginin ardı sıra çıkan iki nüshasında Sait Faik yoktur. 16 Mayıs 1936’da yayımlanan Ağaç’ın 7. sayısında ‘Loğusa’ hikâyesinin ilk bölümü ve hemen ardından 23 Mayıs 1936’da çıkan 8. sayıda da ikinci bölümü yayımlanır. (Meraklısına Not; Sait Faik’in “Loğusa” hikâyesini de Necip Fazıl, “Lohusa” adıyla yayımlamıştır.) Ancak son derece sade olan dergi kapağına baktığımızda Sait Faik’in soyadının “Adalı” olarak işaret edildiği görülür. Bu da usta hikâyeci de büyük bir kırgınlığa yol açar.
Yeri gelmişken, biraz da Ağaç ve kimi çevrelerce,milliyetçi / tutucu İslamcı bir sembol haline gelmiş Necip Fazıl’ın o günlerine kısacık da olsa biraz değinelim.
1932 yılında Ekonomi Bakanı olarak kabinede görev alan Celal Bayar, bu göreve getirilmeden önce İş Bankası Genel Müdürü olarak görev yapmaktaydı. Bakanlığa getirildikten sonra da, resmi olarak olmasa da bu müdürlüğü sürdürdüğü bilinmektedir. Uzatmayalım, müdürü olduğu bankanın çok yetenekli bir de memuru vardır. Bu memur genç bir şairdir ve neredeyse o kısıtlı olanaklar içinde bile sanat edebiyat dünyasının adını sıklıkla andığı biridir; hem şairliğiyle hem de bohem hayatıyla... Bu memurun adı Necip Fazıl Kısakürek’tir.Böylesi ardıl bir ilişkinin ne kadar etkisi vardır bilinmez ya, İş Bankası, Ağaç dergisinin finans kaynağıdır. Hem de alenen... Necip Fazıl’ın CHP’li Celal Bayar’la ya da İş Bankası’yla ilişkisi ilk bakışta yadırganabilir. Neden? Çünkü belli bir görüşün anlayışı, Necip Fazıl’ın “şeyhi” Abdülhâkim Arvasi’yle tanıştıktan sonra dünya işlerinden elini eteğini çektiğini,kendisini şeyhiyle yaptığı sohbetlerden sonra baştan aşağı yenilediğini söyler ya... Hani canım bildiniz, uğruna beyitler düzdüğü Nakşibendi tarikatı liderlerinden Şeyh Abdülhâkim Arvasi... Ünlü hikâyedir; 1934 yılında, İstanbul Eyüp’de, Şeyh Arvasi’yi dinlemeye gider Necip Fazıl... Tüm yaşam algısı, beğeni ve yönelişi tepetaklak olur. Kendi deyimiyle; “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”
Sözü edilen şeyh, ünlü Menemen Olayı’ndan şüpheli olarak mahkeme edilecek ancak suçu kanıtlanmadığından serbest kalacak biridir. Tekkeler, Mustafa Kemal ve iktidarı tarafından kapatılana kadar,dergâh şeyhliğinin yanı sıra Kâşgarî Camii’nin imamlık ve vaizlik görevinde olan Şeyh Arvasi, bu tarihten sonra da mimli biri olarak yaşamaya devam edecektir. Örneğin, öldüğü 1943 yılının Eylül ayında, eylemlerinden ötürü İzmir’e sürgün edilen şeyhin, uzunca bir süre Ankara’ya girişi de yasaklanacaktır.Şeyh bu sürgünden 2 ay sonra, 27 Kasım 1943 günü ölür.
Necip Fazıl Kısakürek, “kurtarıcım” dediği Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır. Hatta şu beyiti de Arvasi için yazdığı söylenir; “Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel / Bir akşamdı ki zaman, donacak kadar güzel”
Şimdi dağılmış gibi görünen konumuza geri dönelim. Mustafa Kemal’in kabinesinde bulunan Celal Bayar, siyasi duruşu bu kadar belli olan birinin çıkardığı dergiye neden kaynak sağlar, değil mi? Aklımız erdiğince, belgeler izin verdiğince anlatmayı deneyelim. Her ne kadar Arvasi ile tanıştıktan sonra bir çeşit “dünyadan el-etek çektiğini” söylese de, durum tam olarak öyle değildir... Arvasi’yi yargılayan Kemalizm ve Necip Fazıl’ın “kurtarıcım” dediği Nakşibendi tarikatı algısı taban tabana zıt olsa da; Necip Fazıl, Arvasi ile tanıştıktan 10 yıl sonra bile, bir yandan “Atatürk Dirilecek” gibi methiyeler yazarken, diğer yandan bir kadın bacağını, Hazreti İsa’ya tercih edeceğini söylediği dizeler üretmeye devam etmiştir. Hem de “şeyhinin” ölümünden sadece 8 gün önce... “Boynuma doladığın güzel putu görseler / İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını / Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler/ İsa’nın eli diye, bir kadın bacağını.”(Büyük Doğu, Sayı: 10, 19 Kasım 1943).
Bu kısacık açıklamalardan sonra, biz asıl konumuza dönebiliriz. Ağaç ’a 7. sayıdan itibaren İş Bankası tam sayfa arka kapak ilanı verir, Necip Fazıl maddi güçlüklerden bahsedip desteğin artırılmasını ister; dönemin Kültür Bakanlığı izni verir; önce Sümerbank reklamları ek destek sağlar, sonra İş Limited, sonra yine İş Bankası’nın kurduğu Anadolu Sigorta... Yine de 16 sayfalık dergiye –her ne hikmetse- para yetişmez. Nihayet beş ayın ve 17 sayının sonunda, yayını devam eden kimi yazı dizileri; örneğin Tanpınar’ın bir hikâyesi, Cevdet Kudret’in bir tiyatro oyunu, Asaf Halet (Çelebi)’nin Mevlânâ çevirileri yarım kalmak üzere,Ağaç dergisi yayın hayatına son verir.
Sonra yıllar devrilir üst üste. Ancak Necip Fazıl boş durmaz. Ağaç’la başlattığı yolculuğu, edebiyat tarihimizde büyük bir iz bırakmış olan Büyük Doğu dergisine evrilir. Bu geçiş sürecinde Sait Faik’le ilgili çok sert nitelemelerine rastlarız Necip Fazıl’ın.
“Sait Faik, fevkalâdeyi bir kenara bırakalım, alelade olsun, bir hikâyeci midir? Hayır; o (klâsik) mânada bir hikâyeci değildir. Sadece tek tonlu bir dünyadan, hususî renkler, çizgiler, sesler ve kokular devşirici bir şiir meraklısı… Onda (Mopasan), (Oskar Vayld) ve daha niceleri, hattâ Ömer Seyfeddin ve Peyami Safa ayarında... bir tahlil ve terkip örgüsü yoktur. O halde doğrudan doğruya romana, en uzak noktada… Zira küçük şiir kalfalığından büyük roman mimarlığına geçmek onca en imkânsız iş… O kendisini, ince bir cam çubuk üzerindeki (esans) misali, ancak küçük hikâyecilikte yutturabilir. Evet, onda yalnız küçük şiir zevki; ve en iptidaî içgüdüleriyle gidip gelen ve nebatî bir hayat panayırının belki renkli, fakat sefil şahıslarından ibaret tek dekor ve tek ton… Kumral saçının perçemleri uçuşan, yalınayak, mintanı yırtık pırtık, suratı leke ve tırmık izleri içinde, ağzında yerden aldığı bir izmarit, 15-16 yaşında bir balıkçı çocuğu; ve arkasında vecd ve aşka gömülü, bu çocuğu takip eden Sait Faik… “
Bu acayip, tuhaf ve okuyanı kıpkırmızı eden kapışmadan sonra, bu iki kalemin aynı kâğıda yazı yazması mümkün müdür? Hemen, “değildir” dediğinizi duyar gibiyim. Ama şu edebiyat tarihimiz biraz garip. Tüm olanlara karşın, soyadı gerilimini hatırladığımız Sait Faik’in Büyük Doğu’da da bir hikâyesine rastlarız. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, bu aynı denize akmaz derelerin yolu bir kez daha birbiriyle kesişmiştir. Ancak bu kez gerilim, soyadı geriliminden daha büyük olacaktır.
Sait Faik, dediğine göre, Büyük Doğu’ya 4 adet hikâye vermiştir. Bunlardan “Mürvet” adlı hikâyesinin bir bölümünün makaslanıp, üstelik hikâyenin adının da değiştirilip yayımlandığını görür. Küplere biner bu “laubalilik” karşısında ve tutup bir edebiyatçı dostuna şu mektubu yazar.
"Yenilikler mecmuasında dostum Fahir Onger’e
Bir garip hadise oldu. Önüme gelene tabii söyledim. Belki dostlarım içinde duymayanlar kalmıştır ümidiyle size bu mektubu yazıyorum. Efendim ben Büyük Doğu mecmuası çıkmadan evvel dört hikâye vermiştim. Mecmuanın havasından boğularak dört hikâyemin ne zaman biteceğini bekleyip durdum. Üç yazım yanlışsız çıktı denebilir. Dördüncü bitsin de bir nefes alayım derken iğrenç bir suikaste uğradım. Bu hikâye benim yazdığım hikâye ama önce ismi değişmiş. “Mürvet” iken, “Şopar Hüseyin” olmuş. Haydi diyelim ki “Mürvet” bir ameliyat geçirdi, erkek oldu. Ne yapalım takdiri ilahi.
Bir de hikâyenin sonu vardı. O son, hikâyeye o kadar lâzımdı ki Büyük Doğu'daki "Şopar Hüseyin" hikâyesiyle benim asıl hikâyem arasında korkunç fark hemen göze çarpıyor. Bu hikâye benim değildir, diyebilirim. Evet çıkan nüshada benim olmayan en baştaki bir buçuk satırdır ama sonu çıkmamış bu hikâye ne benim, ne de bana Yedikule kahvesinde o hikâyeyi anlatan Osman Ağa'nın.
Size hikâyenin aslını bulup göndereceğim. Neşretmeniz ricası ile Büyük Doğu mecmuasının bu laubaliliğine teessüflerimi mecmuanız vasıtasıyla göndermeme müsaadelerinizi rica edeceğim. Saygılar kardeşim.
Hamiş; Hikâyede Mürvet ismine hiç tesadüf edilmemesine ne buyrulur?”
Bu mektup, Fahir Onger tarafından, 1966 yılında İnsan dergisinin 29. sayısında yayımlanır. Sait Faik’in, bunca kapışmaya, daha önceki yüksek gerilime karşın, neden Necip Fazıl’ın dergisine hikâye verdiğine aklımız ermezken; Sevengül Sönmez’in kitabında da (“Karganı Bağışla” / Sevengül Sönmez / YKY / İstanbul / 3. Baskı / Şubat 2005/ sayfa: 84) bulunan bu mektubun açıklama bölümünde –dizgi hatası olduğuna inandığım- bir küçücük hatadan da söz etmeden geçmeyelim. Sayın Sönmez; " Mektupta sözü geçen "Şopar Hüseyin" adlı öykü, Büyük Doğu dergisinde 11 Ocak 1936 tarihinde yayımlandığına göre bu mektup belirtilen tarihten kısa bir süre sonra yazılmış olmalıdır."açıklaması doğru olamaz. Çünkü sözü edilen tarihte, Büyük Doğu dergisi henüz yayın hayatında değildir. Büyük Doğu’nun ilk sayısı, 17 Eylül 1943 tarihinde yayımlanmıştır. Peki, bu tarih nasıl geldi de oraya kondu diye düşünürken, aklıma Büyük Doğu dergisinin arşivine bakmak geldi. Sözü edilen “Mürvet” ya da yayımlanan ismiyle “Şopar Hüseyin” hikâyesinin, dergide, 11 Ocak 1936’da değil, 11 Ocak 1946’da yayımlandığını gördüm.
Geriye sadece bir soruya yanıt vermek kaldı; tüm bu çirkin sesleri duyduğumuz kapışmalara karşın Sait Faik, neden Necip Fazıl’a hâlâ hikâye verdi? Bu sorumuzun yanıtını da yine başka bir mektubunda buluruz Sait Faik’in.
“İstanbul'da bir Büyük Doğu mecmuası hâlâ çıkar mı bilmem? Bu mecmuanın bir satırını, şu kitabım orada tefrika halinde çıkarken de okumadım. Hâlâ da okumam. Neden diyeceksiniz. Anlamam da onun için. Bir tek cümlesine muarefem oldu, olmadı. Bir daha okumadım o mecmuayı.
Niçin, o halde orda mükerrer neşrettin, diye soracaksınız. Yalnız yazısıyla geçinmek isteyen bir inatçıyım. Hiçbir yere de bağlanmamak isteyecek kadar serkeş bir hürriyet sahibi ruhum vardır, ondan. Bunu da oraya satmış bulundum. Aldığım yüz liradır. Dostlarımdan pek çoğu bana bu yazıları oraya verdiğim için haklı olarak serzeniş ettiler. Ben bin defa pişman oldum. Çünkü mecmua sahibini tanır ve sayarken bu yazı dolayısıyla biraz fazla sitem edince ne kendini bilmez bir insan olduğunu anladım. Âdeta yüz liraya satın aldığı yazım değişmiş benim." (“Sevgiliye Mektup” / Haz: Muzaffer Uyguner / Bilgi Yay. / 1987 / Ankara)
O, ötekine “kendini bilmez / laubali” demiş; öteki ona,”o ancak kendini küçük hikâyecilikte yutturabilir” demiş... O demiş, öteki demiş; bize de bu kapışmanın insan yanı kalmış... Alttan gelen ve artık mumla aradığımız genç okuyucunun bağnaz bir edebiyatsever olmaması için yazdım bu yazıyı. Merak etsin, soru sorsun, araştırsın diye... Bilmem ki iyi mi ettim?
2.7.2017