“İkimizin gölgesi sanki birdi / Birbirimizi nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi ”

1937 yılında Almanya kitapçılarının vitrinlerinde bir şiir kitabı görülmeye başlar. Kitabın yazarı Hans Leip 47 yaşındadır ve 1. Dünya Savaşı’nda Ruslara karşı Karpatlar Cephesi’nde dövüşmüş eski bir askerdir. Kitabın adıysa “Das Lied Eines Jungen Soldaten auf der Wacht”, Türkçesiyle; “Nöbetteki Genç Askerin Şarkısı”dır. Kitap -en yüce iletişim yolu olan kitap- o dönem yükselmiş olan Alman faşizminin de, insani değerlerden uzaklaştıran ve kalpleri geren faşist dayatmaların da etkisiyle olsa gerek… insanların okuduğu ve ince duygular yaşadığı bir iz bırakır toplumda. Hatta öyle bir iz bırakır ki, ağ toplayan balıkçıların bile mırıldandığı bir şiir haline gelir. Bu kitapta kitaba ismini veren romantik şiir unutulur ama kitaptaki “Das Madchen Unter der Laterna” ya da Türkçe söylersek “Lambanın Altındaki Kız” şiiri asla unutulmaz. Dünyanın en ünlü şiirlerinden biri olmasını, şarkı olarak bestelenmesine borçlu olan bu şiir artık orijinal adıyla değil, şiirdeki hayali sevgilinin adı olan “Lili Marleen” olarak milyonlarca kişinin hafızasına kazınır.

Bu duygusal şiir, 1938 yılında Alman besteci Norbert Schultze tarafından bestelenince de, herkesin ağzına dolanan bir aşk şarkısı olarak, ağızdan ağıza dolaşmaya başlar. Ancak asıl mucizevî gücüne, 2. Dünya Savaşı’nda ulaşır.

Şiirin yazarı Hans Leip (tam adıyla; Hans Karl Hermann Gottfried Leip) 22 Eylül 1893’te Hamburg’ta doğmuş bir Alman şairi, roman ve hikâye yazarıdır. Yazdığı “Lambanın Altındaki Kız” şiirinden başka –incelemeciler dışında- dünya edebiyatına kattığı yazınsal değeri yüksek çok şey olduğu söylenemez. Leip, 6 Haziran 1983 günü İsviçre’nin Früthwilen şehrinde doksan yaşında ölmüştür.

BEKLE BENİ GİBİ

Peki, nedir bu Lili Marleen efsanesinin özü?

“Lili Marleen” de aynı “Bekle Beni” şiirindeki gibi cephede dövüşmekten yorgun düşmüş ve bir tutamak arayan umutsuz askerlere, geride bıraktıkları sevgililerini ya da sevdiklerini hatırlatan bir şiir-şarkıdır. Öyle ki bu şarkıyı dinleyen birçok askerin gözyaşlarını tutamadıklarını yazar çoğu kaynak.

Hans Leip, 1915’te askere alınmadan hemen önce- kimi kaynakların manavın kızı, kimi kaynakların sahra hastanesinde hemşire olduğunu iddia ettiği- Lili adlı bir kızla sevgilidir. Birbirlerini çok seven Hans ve Lili savaş yüzünden bilinmez bir süre ayrı kalırlar. Bu her ikisi için de acı verici bir durumdur. Sonra Hans gittiği yerde bir başka kızla arkadaşlık kurar. Bu kızın adı da Marleen’dir. (Cephede bir kızla karşılaşmak zor göründüğünden bu hemşire saptaması Marleen’le ilgili olabilir bence.) Neyse uzatmayalım, savaş bu; düzenli ve yarınla ilgili düş kurmaya izin vermediği düşünülürse… Hans kalbinde iki sevgilinin hayaliyle oturup, bir şiir yazar. Bu şiir nöbette canı sıkılan ve sevgilisini özleyen bir askerin, ateşten bir hasretle kaleme aldığı, son derece duygusal bir şiir olarak bir kenara konur. Ta ki savaş bitip, asıl işi grafikerlik olan romantik askerimiz şiir kitabını yayınlamaya karar verdiği 1937 yılına kadar…

1937 yılında Hamburg’da yayınlanan bir kitabın içindeki bu iddiasız şiir, 1938’de bestelenince, önce Hamburg’da sonra bütün Almanya’da söylenmeye başlanır. Bir yandan yükselen faşizmin tedirgin edici ayak sesleri, diğer yandan “her şey vatan için “ diyen bir ideolojinin insanları savaşın kucağına sürüklemesi, etki altında kalmış Alman insanını doğal olarak yumuşak duygulara daha dikkatle bakmasını sağlamış ve bu iklim şarkıya sanki bir çift kanat takmıştır.

Şiir, “Lili Marleen” olarak tanındığından, ilk kez Lale Andersen adlı bir Alman şarkıcı tarafından plağa okunduğunda da, şarkının adı bir daha değişmemek üzere tescillenir: “Lili Marleen”…

“Kışla kapısının önündeki fener / Eskiden de oradaydı şimdi de orada / Orada tekrar görüşsek ya / Dursak yine lambanın altında / Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen / Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen”

Tam adı, Norbert Arnold Wilhelm Richard olan şiirin bestecisi, Norbert Schultze, 26 Ocak 1911’de Braunschweig’da doğmuş bir Alman bestecidir. Bu şiirin bestelenmesi görüşülürken, şarkıyı seslendirecek solist konusunda bir süre kafa patlatırlar Hans Leip’la. Şiirin ruhuna uygun, kadife gibi, boğuk ve buğulu bir sese ihtiyaçları vardır. Akıllarına tiyatro oyuncusu ve şarkıcı Lale Andersen gelir. Lale Andersen’in adı her ne kadar İsveçli ya da Danimarkalı çağrışımı yapsa da Almanya’nın Bremerhaven şehrinde doğmuş bir Alman’dır. 23 Mart 1905’te…

Bestelendiği ilk yıl çok da dikkat çekmeyen “Lili Marleen” şarkısı, Nazilerin 1941 yılında Yugoslavya’yı işgal etmeleri ve tamamıyla şans eseri, işgal ettikleri Belgrad Radyosu’nda bu şarkıyı çalmalarıyla bir anda tüm cephelerde bir fırtınaya yol açar.

1941 yılının yaz aylarında Nazi işgali altındaki Belgrad Askeri Radyosu’nda ilk kez çalınır Lili Marleen… Ve çok beğenilir. O günden sonra Almanların işgali altındaki tüm yerlerden, özellikle Kuzey Afrika’da savaşan cephelerden, plağın tekrar çalınmasını isteyen binlerce mektup yağar Nazi komutasındaki birimlere. Şarkı; her gün aynı saatte, saat 21.55’te çalınmaya başlar radyoda… Şarkı bir anda dünyaya açılır ve her askerin neredeyse ezbere bildiği bir şarkı haline gelir. Aynı günlerde işgal Belgrad’ını Nazilerden kurtarmak düşü gören Tito, gizlendiği dağlarda Lili Marleen’i dinlemiş midir bilemeyiz ama… Lili Marleen’i ünlü yapan şehri kurtarmak için ve şarkının yarattığı insani duygular içinde olduğuna eminim.

Lili Marleen, sadece Almanlar tarafından değil, cephede çarpışan tüm askerlerce çok sevilmiştir. Şarkı o denli sevilir ki, radyolarda bu plak çalındığında, cephede çarpışan her iki tarafın askerleri silahlarını bırakıp, şarkı bitene kadar savaşa ara verirler. Yani küçük bir şarkı, koskoca bir savaşı durdurur.

Lale Andersen, Alman askerlerinin çok sevdiği bu şarkıyı söylemek için cephelere giderken; Amerikan Ordusu’nda da aynı işi, Lili Marleen’i İngilizce olarak okuyan, oyuncu-şarkıcı Marlene Dietrich yapar. (Dietrich Alman asıllı bir sinema oyuncusudur.) Bu, savaşın vahşetinin orta yerinde bir çiçek gibi açan şarkı kılığındaki insan duygusu, çok geçmez, Nazi Propaganda Bakanı Dr. Goebbels’in sinirini bozar. Goebbels’e göre bu şarkı, gereğinden fazla duygusal ve acıklıdır. Askeri savaş psikolojisinden uzaklaştıran ve onların savaşıma şevkini kıran bir etkisi vardır ve yasaklanmalıdır… Yasaklanır da…

Ancak her şeyi kaba güçle çözebileceğini sanan Naziler bu kez baltayı sert bir kayaya çarpmışlardır. Lili Marleen’in yasaklandığını duyan ve her gün aynı saatte, 21.55’de onu radyoda duymayan cepheler ayağa kalkar. En başta da “Çöl Tilkisi” lakaplı Afrika Korps’un başı General Erwin Rommel… Rommel Hitler’in üzerine titrediği, komutanlık dehasına ve stratejik savaş tekniklerine çok inandığı bir Nazi komutanıdır. Afrika Orduları’nın en üzerinde duran bu komutan, Libya-Mısır hattında, 50 derecelerde çöl savaşı veren binlerce askeri nasıl yöneteceğini iyi bilen bir komutandır. Lili Marleen’i yasaklayan Goebbels’e, bürokratik ilk tepki ondan gelir. Goebbels’in aksine askerin savaşma azmini yükselttiğine inandığı şarkının yasaklanmasının “çok ciddi” sıkıntılara yol açacağını bildirir Nazi Savaş Bakanlığı’na… Bu bir çeşit düellodur… Goebbels ve Rommel düellosu… Bir yandan da binlerce mektup yağar, hükümetin bu kararını eleştiren ve şarkının yeniden çalınmasını isteyen… Goebbels bu fırtınaya direnemez ve şarkı yeniden radyolarda çalınmaya başlar.

Garip bir durumdur bu… Bir yandan Naziler, diğer yanda müttefikler aynı şarkıyı, kendi dillerinden dinleyerek direnirler savaşın getirdiği felaketlere… O şarkıda sanki her asker kendinden bir şeyler bulmaktadır. Müttefik askerleri, başlarda Almanca dinledikleri biraz marş, biraz vals ritmindeki şarkının sözlerini anlamasalar da son derece yumuşak bir ilahi dinler gibi ya da sevgilisi tarafından saçları okşanmış bir duyguya kapılmış gibidirler. Bu durum, savaşan ülkelerin hükümetlerini dize getirmiş ve Lili Marleen yaklaşık kırk dile çevrilerek okunan, eşsiz bir şarkı olarak tarihe geçmiştir.

Bizim edebiyat tarihimizdeki en ünlü Lili Marleen etkisi, Atilla İlhan’ın şiirindeki dizelerde görülür:

“Akşam olur mektuplar hasretlik söyler / Zağrep radyosunda Lili Marlen türküsü. / Siperden sipere ateş tokuşturanlar / Karanlıkta dem tutan ishak kuşu. / Biz insanlar yemin ettik imanımız var / Hürriyet için, hürriyet aşkına / Savulacak dönem savulacak düşman / Dehrin cefasını çektik sefasını süreceğiz.

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler / Zağrep radyosunda Lili Marleen türküsü / Dost ağlar karanfilim, dost ağlar karanfilim / Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz / Ve biz gene yıldızlara bakarız / Ve yıldızlar bize bakar. / Duadır güneş baht olasın civansın oğlum / Hürriyet için dipçik tutan el dert görmesin”

Birçok incelemecinin saptadığı gibi, Atilla İlhan, Lili Marleen şarkısının Zagrep (o Zağrep diyor) Radyosu’nda çalındığını imge etmiştir dizelerinde. Oysaki; Lili Marleen Belgrad Radyosu’nda çalınmıştır. Hatta biraz ukalalık edelim. Belgrad Radyosu’da değil, tam olarak oranın adı… Belgrad’dan yayın yapan Nazi Alman Ordusu’nun radyosu; “Soldatesender Belgrad”… Bu radyoyu Teğmen Karl-Heinz Reitgen yönetmiş. Neyse ne, bir şarkının akıllara durgunluk veren bu hikâyesinin, her penceresinden ayrı bir manzara görülen, sapasağlam bir binaya benzemesi şans değildir bence… Sanat muazzam bir güçtür bence ve dünya, kendini doğru ve güzel sanatın, hayatı ve insanı yücelten sanatın karşısında, yeniden koordinat etmelidir.

Savaştan sonra Afrika Korps’da savaşmış bir Alman askerinin not defterindeki şu satırlar son derece dokunaklıdır:“Kuzey Afrika cephelerinde, bütün gün siperlere gömülüp, kıran kırana savaşan biz askerler, saat ona beş kala ateşi kesip, Belgrad Radyosu’nu dinlerdik. Bir gün yine Lale Andersen, Lili Marleen’i söylemeye başladı. Biraz sonra karşı, düşman siperinden bir ses duyduk. Aksanlı ve bozuk bir Almancayla bize sesleniyordu: “Hey arkadaş… Radyonun sesini biraz açsana!”

Biraz da Goebbels’in şarkıyı yasak edemeyince, hırsını şarkının şarkıcısından çıkarma hikâyesinden söz edip, yazımızı yavaş yavaş toparlayalım.

Goebbels, her ne kadar, “Halkın moralini bozucu, askerin duygusal yönünü öne çıkardığı için, savaşma yeteneğini körleştirici, bu yüzden zararlıdır bu şarkı” deyip, şarkıyı en azından Almanya’da yasaklasa da; baskıya dayanamayıp şarkının yasaklı kalmasını engelleyemediği için, solist Lale Andersen’in, 9 ay boyunca şarkı söylemesini yasaklamış; bununla yetinmeyip, arî bir Alman olduğu halde, Zürih’teki Yahudi bir müzisyenle mektuplaştığını bahane ederek, onu hapse bile attırmıştır. Bir yandan şarkıyla insan olduklarını hatırlayan askerler, bir yandan bu güzel, bu insani duyguyu onlara davet eden kadife sesli solistin aynı nedenle hapislere atılması? Akılla açıklanması zor bir durum… Lale Andersen, Goebbels’in hışmına uğrayıp iki ay hapse atıldığı günlerde intihara yeltenmiş, ancak kendini öldürmeyi başaramamıştır. Bu olay duyulduğundaysa, hani laf yerindeyse, cephelerde bir karmaşa fırtınası başlar. Binlerce asker Hitler’e mektup yazarak, Andersen’in serbest bırakılmasını ve şarkılarını yeniden dinlemek istediklerini bildirirler. Gelen mektup dağının karşısında, olası bir tepkiyi göze alamayan Hitler, sanatçının serbest bırakılmasını emreder. Goebbels sanatın ve sanatçının karşısında bir kez daha yenilmiştir.

(Merklısına Not; Lale Andersen’in (1905-1972) gerçek adı Liese-Lotte Helene Berta Bunnenberg’dir. Goebbels’in, “Zürih’de bir Yahudi besteciyle mektuplaşıyor” dediği bestecinin adıysa Rolf Lieberman (1910-1999)’dır. Lieberman Yahudi’dir. Goebbels’e rağmen bu iki sanatçının dostlukları, Andersen’in öldüğü 1972 yılına kadar sürmüştür.)

Sözün kısası, günümüzü “iletişim ve sosyal paylaşım ağları” adıyla bize dayatılan ve gün be gün insan yanımızı eksilten, kapitalizmin yeni işgalci yüzü, bilgisayar ekranlarındaki esir edici sanal vahşeti saymazsak; gerek Afrika Korps’da gerek İngiltere’nin 8. Büyük Ordusu’nun savaş verdiği her cephede, gerek Amerika’nın 1. Ordusu’nda ve gerekse Rus Cephesi’ndeki Almanların aynı anda dinledikleri ve savaşa ara vermelerine neden olan bir başka şarkı, tarihte görülmemiştir.

Savaşın bitiminde Almanya; İngiliz, Amerikan ve Rus askerlerince işgal edilince, soylu sanata her zaman saygılı İngilizler, Lale Andersen’i Londra’ya götürürler. Savaşın yarattığı yoksullukta giyecek elbisesi ya da ayakkabısı olmasa da Lale Andersen artık dünya çapında bir ölümsüz sestir. Önce Londra, sonra birçok İngiliz şehrinde konserler verir. Ardından aynı şeyi Amerika Birleşik Devletleri’nde de yapar. Lili Marleen’i İngilizce ve Almanca söyleyerek büyük bir sempati kazanır. Ancak bu cennet günleri fazla sürmez Andersen için. Yakalandığı karaciğer kanserine yenilen Andersen; doğduğu gün olan 23 Mart’ta, 23 Mart 1972’de ölür. Aynı şarkı üzerinden kader birliği yaptığı arkadaşı, Maria Magdelene Dietrich von Losch ya da biline adıyla Marlene Dietrich’e gelince, o daha iyi bir yaşam sürerek, 6 Mayıs 1992’de, Paris’te, 91 yaşındayken hayata gözlerini yumar.

(Meraklısı İçin Derli Toplu Bir İstatistik; Hans LEİP (Şiirin Yazarı) 22.09. 1893 - 06.06. 1983 / Nobert SCHULTZE (Besteci) 26. 01. 1911 - 14. 10. 2002 / Lale ANDERSEN (Solist) 23.03. 1905 - 23. 03. 1972 )

Lili Marleen bir efsanedir. İtalya’da sözleri değiştirilerek, kısaca “D-Day” denilen (Deliverance Day) müttefiklerin kurtuluş gününün şarkısı olarak yorumlanan şarkıdır. İngiliz solist Jill Daniels tarafından okunan, Hollywood yıldızlarından Marlene Dietrich tarafından, neredeyse, onunla aynı anda akla gelen şarkıdır. Hatta sözleri değiştirerek Ruslar tarafından bile örgütlenen bir şarkıdır Lili Marleen.

Lili Marleen bir efsanedir. Filmlere, tiyatro oyunlarına konu olmuş, üzerine kitaplar yazılmış bir efsanedir… Avrupa’nın üzerine savaşın kara bulutlarını çöktüğünde ve her yeşil ağacın yaprağının barut koktuğu günlerde, düşmanlığı ortadan kaldıran ve sanatın gücü hakkında bize unutulmaz dersler veren bir sanat anıtı gibidir Lili Marleen… Bazen dünyanın bütün silahlarının neyin karşısında susabildiğini gösteren, gören göz, çarpan kalp için arada bir önünde sessiz bir saygıyla susup, kendimizi dinlememiz gerektiğini hatırlatan eşsiz bir anıt…

Hiçbir diktatörlük ve dahi hiçbir dayatma, sanatın coşkun dalgalarına dayanamaz. En akıllıca olan, gerçek sanat geldiğinde usulca önümüzü iliklemektir. Çünkü o gelen bize gelmektedir. Çünkü o gelen bize unuttuğumuz kalbimizin, unuttuğumuz insani değerler hazinemizin nerede olduğunu söyleyecektir. Kulağımızı ve gözümüzü dört açacağımız yer, sadece sanatın sesi ve rengiyle önümüzde açılan özgürlük dünyası olmalıdır. Bunu kalp taşıyan insanlar başarabilir bir tek, inanmış insanlar… Çünkü o insanların kalbi büyük ve yeşil bir dünyaya feda edilmiş birer kavga, birer devrim atıdır.

“Her şeye rağmen, tüm kötülüklerine rağmen, insanlığın özünde iyilik olduğuna inanıyorum” diyen Anne Frank’ı selamlayıp, yüreğinin yerini bilen, aynaya baktığında gözlerinin içinde yaşam pırıltısı ve sonsuz umut taşıyan insanlarla birlikte şarkı söylemek istiyorum… “Lili Marleen” gibi, “Bekle Beni” gibi şarkılar… Bedri Rahmi’nin deyimiyle; “altında imza olmayan ama içinde yürek olan şarkılar”…

“İkimizin gölgesi sanki birdi / Birbirimizi nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi / Ve herkes yine görmeli / Bizi lambanın altında / Eskisi gibi Lili Marleen

Sessiz adalardan, yerin yatağından / Aşk dolu dudakların / Bir rüya gibi beni kandırıyor / Sabahın sisi dağıldığında / Lambanın altında olacağım / Tıpkı eskisi gibi Lili Marleen

Yerinde adımların, zarif yürüyüşün / Akşam boyu parıldıyordur / Ama beni unutalı çok olsa gerek / Bana bir şey olursa eğer / Kim kalacak lambanın altında seninle / Lili Marleen… Lili Marleen…