Yakın ilişkilerde en sık karşılaştığımız ama çoğu zaman fark etmediğimiz bir yanılgı vardır: Sevebilme kapasitemizin, karşımızdaki insanın davranışlarına bağlı olduğunu düşünmek. “Beni anlarsa severim”, “İstediğim gibi davranırsa severim”, “Beklentilerimi karşılarsa içimden sevgi gelir” gibi cümleler kulağımıza oldukça tanıdık gelir. Oysa bu düşünce, ilişkilerde yaşanan pek çok kırılmanın ve kopuşun görünmeyen temelini oluşturur.

Sevgiyi, karşı taraftan aldıklarımızın bir sonucu olarak konumlandırdığımızda, aslında kendi kalbimizin kontrolünü de başkasına teslim etmiş oluruz. Karşımızdaki kişi istediğimiz gibi davrandığında içimiz açılır, sevgi hissederiz. Ama beklentilerimiz karşılanmadığında, kalbimiz kapanır, mesafe koyarız. Böylece sevgimiz, bir tür ödül-ceza mekanizmasına dönüşür. Farkında olmadan sevgiyi bir pazarlık aracına çeviririz.

TEPKİ DEĞİL HAL

Oysa sevgi, doğası gereği bir tepki değil, bir haldir. Bir başkasının hak edip etmemesine göre var olup yok olan bir duygu değildir. Sevgi, içimizde var olan ve bizimle birlikte yaşayan bir enerjidir. Bu yüzden sevgi, karşı tarafın “hak ettiği” bir şey değil; bizim “olmayı seçtiğimiz” bir durumdur.

Bu noktada önemli bir yanlış anlaşılmayı da netleştirmek gerekir. Sevgiyi seçmek; her davranışı kabul etmek, sınır koymamak ya da kendini yok saymak anlamına gelmez. Aksine, gerçek sevgi çoğu zaman sınır koyabilmeyi de içerir. Bazen bir ilişkide duyulan öfke, kırgınlık ya da üzüntü de sevginin bir ifadesidir. Çünkü sevgi, yalnızca yumuşak ve huzurlu anlarda değil; zor duyguların içinden geçerken de varlığını sürdürebilir.

İnsanların çoğu zaman bilinçsizce davrandığını da göz ardı etmemek gerekir. Pek çok kişi, karşısındakini incitmek için değil; kendi farkındalık eksikliği nedeniyle kırıcı olabilir. Bu, davranışın kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Ancak durumu anlamlandırma biçimimizi değiştirir. Çünkü karşımızdakini “kötü” olarak etiketlemek yerine, onun da kendi öğrenme ve fark etme sürecinde olduğunu görmek, ilişkide daha derin bir perspektif kazandırır.

Sevgi bir seçim olduğunda, ilişkideki dinamik de değişmeye başlar. Tepki veren, savunmaya geçen ve sürekli karşılık bekleyen bir yerden; daha merkezde, daha dengede bir yere geçilir. Bu değişim yalnızca duygusal değil, aynı zamanda fiziksel bir dönüşümü de beraberinde getirir. Bedenimizdeki stres tepkisi azalır, zihnimiz daha açık hale gelir ve olaylara daha geniş bir açıdan bakabiliriz.

İLİŞKİNİN GİDİŞATI

Bu noktada kişi, artık sadece karşı tarafın davranışlarına tepki veren biri olmaktan çıkar. Aksine, ilişkinin gidişatına yön verebilen bir konuma gelir. Çünkü sevgi hali, karşı tarafın davranışlarından bağımsız olarak sürdürüldüğünde, ilişkide yeni bir alan açılır. Bu alan, daha fazla anlayışın, daha fazla iletişimin ve daha gerçek bir bağın ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Elbette bu, her ilişkinin kurtulacağı ya da her durumun sevgiyle çözülebileceği anlamına gelmez. Bazı ilişkilerde mesafe koymak ya da sonlandırmak da sevginin bir parçası olabilir. Ancak hangi karar alınırsa alınsın, bu kararın sevgi halinden verilmesi, kişinin kendisiyle olan bağını güçlendirir.

Sonuç olarak, ilişkilerde en büyük dönüşüm; karşımızdakinin değişmesini beklemekle değil, bizim sevgiyle kalabilme kapasitemizi hatırlamamızla başlar. Sevgi, bir beklenti değil; bir seçimdir. Ve bu seçimi yaptığımızda, sadece ilişkilerimiz değil, kendimizle olan bağımız da derinleşir.