Türkiye’nin başkentinde, Güvenpark’ta yaklaşık bir aydır gazilerimiz mücadele ediyor. İstedikleri ayrıcalık değil, yıllarca bu ülke için ödedikleri bedelin karşılığında haklarının teslim edilmesi, seslerinin duyulması ve Meclis’te vicdanlarının karşılık bulması. Onlar günlerdir Güvenpark’ta beklerken Ankara’nın siyasi koridorlarında başka hesaplar yapıldı. Ve Türkiye, unutulmayacak bir güne tanıklık etti. Çerçeve Yasa olarak adlandırılan düzenlemenin, kamuoyunda terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’a “umut hakkı” tartışmalarıyla ilişkilendirilen hükümlerinin kabul edildiği gün, gazilerimiz Meclis’e yürümek istedi. Ama karşılarında milletvekillerini değil, polis barikatlarını buldular. O görüntü hepimizin hafızasına kazındı. Vatan için bedenini siper etmiş gaziler, kendi Meclislerine ulaşmaya çalışırken polis ablukasına alındı.
Daha da acısı… O gün görev yapan polislerin gözyaşlarını gördük. Bir tarafta görevini yapmak zorunda olan polisler… Diğer tarafta yıllar önce aynı vatan için canını ortaya koymuş gaziler… İkisi de bu milletin evladıydı. İşte insanın yüreğini asıl yakan görüntü buydu. Peki, oylamada “evet” diyen milletvekillerine sormak gerekiyor: Hiç mi şehitlerimizi düşünmediniz? Hiç mi gazilerimizi düşünmediniz? Hiç mi şehit annelerinin, babalarının, eşlerinin ve çocuklarının gözlerinin içine bakmayı düşünmediniz? Güvenpark’taki gazilerimizi ziyaret edip onların karşısında “Hayır oyu kullanacağız” diyenlerin, daha sonra “evet” oyu kullanması ise milletin hafızasında ayrıca sorgulanacaktır. Çünkü siyaset yalnızca Meclis sıralarında kullanılan bir oy değildir. Siyaset, verdiğiniz sözün arkasında durmaktır. Siyaset, milletin acısını unutmamaktır. Siyaset, özellikle de şehitlerin ve gazilerin emaneti söz konusu olduğunda vicdanını hiçbir hesaba teslim etmemektir. Şimdi o gün “evet” oyu kullananlara soruyorum: Gazilerimizin yüzüne nasıl bakacaksınız? Güvenpark’ta günlerdir mücadele eden o insanların yanına nasıl gideceksiniz? Şehit ailelerinin evlerine gittiğinizde hangi cümleyi kuracaksınız? Çünkü bu millet, kimin ne söylediğini değil, kritik anda kimin ne yaptığını artık çok daha dikkatli hatırlıyor. Bir başka çarpıcı tablo daha var. Konu asgari ücret olduğunda, memurun maaşı olduğunda, vatandaşın cebine girecek birkaç yüz lira olduğunda Meclis’te uzun uzun tartışmalar yapılıyor.
Günler, haftalar boyunca komisyonlarda görüşmeler sürüyor. Ama milletin geleceğini, devletin güvenlik anlayışını, şehitlerin emanetini ve gazilerin vicdanını ilgilendiren böylesine ağır bir mesele için “oldu bittiye getirildi” duygusu toplumda oluşuyorsa, bunun hesabını sormak da milletin hakkıdır. Üstelik bütün bunların Sevr Antlaşması’nın yıl dönümüne denk gelmesi, toplumun hafızasında çok daha derin bir anlam oluşturdu. Sevr, Türk milletinin bağımsızlığını yok etmeye çalışan bir dayatmaydı. Bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş iradesine, üniter yapısına, şehitlerimizin emanetine ve milletin ortak vicdanına ilişkin her tartışma, ister istemez Sevr’in bıraktığı tarihsel travmayı yeniden hatırlatıyor. Bu nedenle o gün yalnızca bir yasa oylanmadı. Bir vicdan sınavı yaşandı. Ve Türk milleti o günü kendi hafızasına kara bir leke olarak yazdı. Şunu kimse unutmasın: Şehitler unutulmaz. Gaziler yalnız bırakılmaz. Bu millet, kendisi için kan dökenleri hiçbir siyasi hesabın gölgesinde bırakmaz. Bugün Güvenpark’ta direnen gazilerimizin sesi, yalnızca birkaç insanın sesi değildir. O ses, şehitlerin emanetidir. O ses, Türk milletinin vicdanıdır. Ve o ses, Meclis’in duvarlarından çok daha güçlüdür. Çünkü bir milletin gerçek gücü, sahip olduğu koltuklarda değil; şehidine, gazisine ve vatanına sahip çıkma iradesindedir. Tarih, alınan kararları yazar. Ama millet, o kararların arkasındaki vicdanı da yazar. Ve bazı günler vardır ki üzerinden yıllar geçse bile unutulmaz. Türk milleti o günü unutmayacak. O gün, tarihe kara bir leke olarak yazıldı.