Eski zamanlarda güç timsali olarak gösterilen kılıç; onur, doğruluk, hakkaniyet ve inanç adına çekilirmiş kınından. Hele elinde tutan kişinin saydığımız değerler adına verdiği mücadele ile yekvücut olmasıyla anlamı daha da büyür, sonuçları da kimi zaman dünyaları dahi yerinden oynatacak derecede önem arz edermiş. Gün gelip devran döndükten ve dahi tüfek icat olup mertlik bozulduktan sonra bırakın kılıcı topu tüfeği, füzeyi bile gölgede bırakan kalem çekilmeye başlanmış kınından. Hatta zaman içinde öyle devasa bir güç haline gelmiş ki, sözcüklere olan hakimiyetini zihinlere de yönelterek, nice alınmaz denilen kaleyi içten fethetmeyi usulca başarmış. Kalemin iyiliğe güzelliğe, eğitime sanata olan artısına diyecek söz yok ama insanı yok etmeye yönelişi yok mu ya, işin o kısmında korkum her daim çok büyük efendim. Bu önlenemez güç her yerde olduğu gibi futbol arenasında yerini aldı alalı insanlar neyi nasıl yapacaklarını yeni baştan sorgular hale geldiler. En iyi bildikleri şeyi en iyi şekilde yapsalar bile çevrelerini sarmış kalemşorların arsız tutum ve davranışları yüzünden kendilerinden dahi korkmaya başladılar. Basında köşe başlarını tutmuş kerameti kendinden menkul bu acayip kimliklerin fütursuzca yazıp çizdikleri bir yana, bir de basın toplantısını gerçek işlevinden uzaklaştırmak yönünde çaba sarf etmeleri yok mu ya, işte o bardağı taşıran son damla artık. Normal şartlarda teknik açıdan bilgilenme temelinden yola çıkan bir olay, giderek insanları bilinçli olarak yıpratma ve neredeyse futbol coğrafyasındaki her yerden silmeye çabalayan bir şekle dönüştürüldükçe, bu durumun insanı futbol denilen güzellikten soğutmaktan başka bir şeye yaramadığı gün gibi ortada. Adı basın toplantısı olduğu halde, iş usul usul hedefe oturtulmuş kişiyi acımasızca sorgulama ve itibarsızlaştırma gayretiyle başka bir şekle dönüştürüldüğü vakit, basının itibarı adına oldukça üzücü bir görünüm oluşuyor. Biliyorum efendim, şurada iki üç köşe yazısı yazdım diye basın mensubu sayılmam lakin yumurtanın taze mi bayat mı olduğunu anlamak için yumurtlamak gerekmediğini düşünenlerden olmak hasebiyle de bu konuda birkaç söz etme cesaretini buluyorum kendimde. Benim bildiğim basın mensubu, hayatını insanların haber almasına adamış, bu uğurda gerektiğinde canını feda edecek derecede özel bir sevgiyi yüreğinde taşıyan, korkusuz ve toplumun öğrenme hakkını kutsal sayarak başının üzerinde tutan bir kimliktir.
EMRE AMADE
Bu bağlamda olayı futbol özeline indirirsek, futbola tutulan aynadan yansıyanlar içinde gördüklerimizden en acı olanı kuşkusuz “kalemini emre amade” kılanların duruşu. Bu duruş, köşelerinde amigo coşkusuyla yazı yazmanın yanı sıra, maçtan önce ve maçtan sonra yapılan toplantıda şekilden şekle girmekle ünlü. Maçtan önce takımın hocasını yerlere göklere sığmayacak derecede överek ağzından manşet almaya çalışan kimlikler, maçın sonucuna göre bu kez derhal farklı kılığa bürünerek çıkmaktalar huzurlarınıza. Esas kaygıları toplumun bilgilenmesi değil şüphesiz. Şu takımın veya bu takımın hastalık derecesinde taraftarı olmalarını bir kenara bırakın, işin arka planında hoca üzerinden, tuttukları takımın rakiplerini bir şekilde yıpratma, böylelikle de kulübün içindekileri birbirlerine düşürmeye varan sessiz mücadele yürütmenin önde gelen askerleri olarak çıkıyorlar karşımıza. Bilirsiniz, dünyanın her yerinde teknik adama sorulan sorular üç aşağı beş yukarı hep aynı minvaldedir. Bunlar da çok çok : “Maçın bir kritiğini yapar mısınız? Sizce maçta doğru veya yanlış olan neydi? Sorunların kaynağı nedir? Bundan sonraki aşamada neleri hedefliyorsunuz?” şeklinde. Bu sorulara verilecek samimi yanıtlar da neticede insanları bilmedikleri hususlarda aydınlatmaya yarıyor. Bize gelince durum biraz farklı. Daha soruyu sorarken adamın niyetinin, takımın sahaya 4-2-3-1 yayılışının nedenini öğrenmek yerine “sen nasıl olur da bu maçta rakip 5-4-1 oynarken 4-2-3-1 oynarsın efendi, hatta 33. dakikada şu olay olmasına rağmen nasıl göremedin işin sonrasını” tarzı itham içeren çok bilmiş, garip yorumlarda bulunmak olduğunu görüyoruz. Hele Ali varken niye Veli, o oynasaydı sonuç böyle mi olurdu” sorusu yok mu, işte o insanı zıvanadan çıkaran sorulardan en önde geleni.
FUTBOL ALİMİ
Sanırsın teknik adam zeka engelli ve o oyuncuyu özellikle oynatmamış. Hazret futbol alimi olduğundan işini yapması yetmiyor, lütfedip başkalarının işini nasıl yapacağını da cümle âleme ilan ediyor. Elinizi vicdanınıza koyun lütfen. Hafta boyunca takımla yatıp takımla kalkan, oyuncusunun yürüyüş şeklinden tutun azı dişinden çektiği sıkıntıya dek her şeyini bilen birine sorulacak soru mudur bu Allah aşkına. Hoş tabi bilen biliyor, anlıyor ki soruyu soranın hizmet ettiği bir güç var ve o güç rakibin en önemli silahlarından biri olan teknik adamı yıpratmak yoluyla alttan alttan rakibi de silmeye gayret ediyor. Hele provokatif sorular neticesinde ortaya çıkan sonuç, içinden günlerce tartışmaya yarayacak yeni malzemeler içeren bir sürece evriliyorsa, değmeyin o kötü niyetlinin keyfine. Daha önce de yazdım. “Hocam X’i niye hala ısrarla libero mevkiinde oynatıyorsunuz” sorusuna karşı muhtemelen “ya sabır” çekerek “bizim takımda libero yok ki“ diye cevap veren hocanın bu cevabı işin geldiği düzeyi ortaya koymuyor mu? Bugün düşüncelerimi futbol dünyasından alıntılarla sarmalayarak anlatmaya çalıştım efendim. Futbolu sevmiyorsanız yazdıklarımı ciddiye almayın diyeceğim ama yaşadığımız dünyadaki gölgeler o denli arttı ki, kimseye sırtınızı dönmeye gelmiyor. Hani yağmurdan kaçarken doluya tutulmayın da.