Türk şiirinin yaşayan en büyük isimlerinden Ataol Behromoğlu’nun 1965 seçimlerinde meclise giren efsanevi sosyalist partisi TİP üzerine yaptığı değerlendirmeler bir döneme ışık tutuyor
Araştırmacı- yazar (aynı zamanda göz doktoru) Okan Toygar’ın Ataol Behramoğlu ile yaptığı nehir söyleşi “Ataol Behramoğlu’nun Siyasal Kimliği” adıyla Tekin Yayınları’ndan çıktı. Doğrusu kitabın adında vurgulanan “siyasal kimlik” yerinde ve önemli. Türkiye’de sanatçılardan beklenen ve onlar üzerine konuşulan olgu genel olarak sanat eserleri oluyor. Oysa, Ataol Behramoğlu gibi bir şair ve edebiyat insanı Türkiye’nin 60 yıllık siyasi geçmişinin tanığı ve aynı zamanda bir parçasıdır. Bu yönüyle sanatçıdan sadece sanat yapmasını beklemek gibi ortacı bir tutuma da yanıt olduğunu varsayıyorum.
Toygar’ın çalışmasından haberdardım. Yer yer çalışma üzerine konuşmuş ve görüş alışverişinde bulunmuştuk. Dostum Toygar’ın önerdiğim sorulara ve konulara yer verdiğini görmek beni mutlu etti. Diğer yandan, yaptığı işin zor olduğunu kendi de biliyordu. Behramoğlu gibi çok yönlü bir sanat insanının en az 60 yıl öncesinden bugüne siyasal olarak nerede durduğunu konuşmak ciddi bir arşiv taraması ve fikri takip gerektirirdi. Toygar’ın bunu başarıyla yerine getirdiğini söylemem gerek. Üstelik, Behramoğlu’nun sanatsal çalışmalarının aslında doğrudan politik ortamla bağı olduğunu düşünürsek yer yer ikisini birlikte sorarak gerektiğinde de bunları ayrıştırmayı bilerek konuyu dağıtmadan kitabın sonuna kadar ilerlemesi altı çizilmesi gereken bir yön.
Kitabın bize gösterdiği en önemli husus Behramoğlu’nun her dönem Türkiye’ye dair söz söylemiş olmasıdır. Bazı konularda farklılık gösterse de sosyalist-ulusalcı ve antiemperyalist bakış açısını sürdürmüş olmasıdır. Ben kitabın 1960’lar ve 2000’ler kısmının özellikle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle 1965’te mecliste giren Türkiye İşçi Partisi’ne dair değerlendirmelerin bugünün solu tarafından hala yeteri kadar yapılmadığını düşündüğüm için, diğer husus da son çeyrek yüzyılı bulan siyasal İslamcı iktidarların kalıcılığının sebepleri üzerine kafa yormak gerekliliği. Behramoğlu’nun anlattıkları ve bakış açısı bir toplamın özetini sunuyor.
Meraklısı kitabı okuyabilir. Ben onun TİP üzerine söylediklerine değinmek isterim. Behramoğlu, esas olarak TİP’in ve lideri Aybar’ın yeteri kadar anlaşılmadığını söylüyor. O dönemdeki ayrışmaların sonuçlarını da daha serinkanlı bir üslupla değerlendiriyor.
BİR DÖNÜM NOKTASI: 1965
Türkiye siyasetinde 10 Ekim 1965 seçimleri bir dönüm noktasıdır. 1960 Darbesi’yle yeni bir yola giren Türkiye’de sadece beş yıl sonra DP’nin devamcısı olan Adalet Partisi (AP) iktidara gelir. Ancak, meclise sadece 15 vekille giren TİP de en az bu değişim kadar gündemdedir. Türkiyeli sol ve Kemalist aydınların oydaş noktası sayılabilecek TİP, Behramoğlu için de ortak buluşma yeridir. Ama aynı yıl Behramoğlu’nun ilk şiir kitabı “Bir Ermeni General” de yayımlanır (Toplum Yayınevi). Şairle asıl anılacak diğer şiir kitabı “Bir Gün Mutlaka” ise 1969’da çıkar. Solcu üniversite öğrencilerinin ezbere bildiği bir şiirdir bu. Behramoğlu, Deniz Gezmiş’in de “Bir Gün Mutlaka”yı ezbere bildiğini duyduğunu söyler.
Toygar, Fikir Kulüpler Federasyonu (FKF) içinde Milli Demokratik Devrim ve sosyalistler ayrışmasında şairin yer alıp almadığını soruyor. Behramoğlu bu soruya hayır cevabını verdikten sonra şunları söyler:
“Hiçbir zaman, bir askeri hareketten yana olmadım. TİP’in seçimler yoluyla iktidara geleceğini hayal ettim hep. TİP, toplumda dikişi tutturmuştu. Yaşamaya devam edebilse, Türkiye bugün farklı bir yerde olurdu ama ne yazık ki hem içerden hem de dışarıdan yıkıldı parti.”. (s.58)
AYBAR YETERİ KADAR ANLAŞILMADI
Toygar, tarihi TKP içindeki ayrışmaların TİP’e yansımalarını da sorar. Behramoğlu, Şefik Hüsnü ve Hikmet Kıvılcımlı arasındaki ayrışmaya değindikten sonra, kendisinin daima TİP’te kaldığını tekrar vurgular. Ancak, TİP’e ve Aybar’a dair söylediklerine daha geniş yer verir. O dönemde TİP lideri Mehmet Ali Aybar’ın yeteri kadar anlaşılmadığını ifade ederek, “Belki, o günün koşullarında onun çıkışı da erkendi. Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgali ya da müdahalesi konusundaki tepkileri, fazlaca batılı bir sosyalist üslup taşımaktaydı. Biz henüz hazır değildik ona. Dolayısıyla Behice Boran ve Sadun Aren çizgisinde kalanlardan biriydim. Ama sonraki zamanlarda Mehmet Ali Aybar için çok üzüldüm. Onun son olarak gözümde kalan hatırası, TİP lideri olarak İstanbul’da Tepebaşı’nda, ayakta, bir eli arkasında, irticalen yaptığı uzun bir konuşmadır. Gerçekten de önemli bir liderin nutkunu dinledim o gün, Mehmet Ali Aybar’dan. O çapta bir liderin kaybolup gitmesi çok üzücü oldu.” (s.59)
Behramoğlu, Aybar’ın daha sonra popülist bir çizgiye evrildiğini, TİP’ten sonra kurduğu partinin (Sosyalist Devrim Partisi) ambleminin bile belirsiz bir insan figürü olduğunu söyler. Ardından şunları ekler:
“TİP’in o birleştirici, simgesel anlamını başka kaba bir figürle, simgeyle değiştirdi, kendi çizgisinde bir parti kurdu. Bir iki kişi vardı çevresinde. Maalesef kaybolup gitti. Sonra Behice Hanım ve Sadun Aren de ne yazık ki onlar da; zaten Türkiye’nin koşulları TİP gibi bir partinin var olmasına ve gelişmesine izin vermedi. Paramparça edildi; parti dışarıdan ve içeriden müdahalelerle, entrikalarla yıkılıp gitti.” (s.60)
Behramoğlu’nun “dışarıdan ve içeriden müdahaleler” tekrar vurgulamış olmasının altını çizelim.
Burada, TİP’in Bursa kongresinde yaşanan linç, Adnan Cemgil’e dair anlatımlar, Cemal Hakkı Selekler’in yaralanması olaylarının aktarılması da çok çarpıcı. Şair, o anları unutamadığını söylüyor.
TİP’İN ASIL GÜCÜ
Toygar, Behramoğlu’nun emek hareketi, emekçilerle kurduğu bağı da sorularına taşıyor. Konu elbette TİP’e geliyor yine ve bana kalırsa buradaki cevapla TİP’in karakteri daha net tespit ediliyor:
“1962’de TİP üyesi oluncaya kadar halktan insanlarla ilişkilerimiz sınırlıydı. Ankara’da bir üniversite öğrencisisin, ne kadar olabilir? Parti binasında bir çaycı arkadaşımız vardı. Onun varlığı bizi mutlu ederdi, halktan bir insan var partimizde diye. TİP’in kurucuları, bir bölümü tanınmış aydınlar ise öbür bölümü de önemli işçi liderleriydi. Partinin asıl gücü de oradan gelmekteydi. İşçi sınıfının, emekçi halkın mücadelesinin yanında, onlarla birlikte olmak zaten işin esasıdır.” (s.65)
Kitabın bununla sınırlı olmadığını yukarıda da belirtmiştim. Özellikle 1970’lerin ortamında Behramoğlu ve arkadaşlarının dergi çıkarma ısrarını, edebiyat çevrelerinde yürüttükleri politik mücadeleyi bir roman gibi okudum. Türkiye Yazarlar Sendikası’na dair anlattıkları da aslında bir meslek örgütünün başlangıcına dair önemli ipuçları veriyor bize. Aslında anlatılanlar Türkiye’nin aydınlarının da bir izdüşümüdür.
Toygar, nehir söyleşi tarzını başarıyla yerine getirmiş ve Behramoğlu üzerinden 60 yılı aşkın bir Türkiye siyasi tarihi çalkantılarını okura ulaştırmış.