Hayvanların yaşamımızdaki yerine ve insanın hayvanı konumlandırışına dair derin gözlemlerle eserlerimi ören Talat Özyürek, yeni romanı “Fırtına”yı anlattı
Adana sokaklarında durmadan gezinen ve saatlerini gözlem yaparak geçiren bir yazar tanıdım: Talat Özyürek. Her sohbetimizde Orhan Kemal’in kendisi için aşılamayacak bir yazar olduğunu ifade ediyor. Onun etkisinden ve çizgisinden. Hayvanları anlattığı romanlarına dönüp baktığımda Jack London bakış açısı görüyorum. Bir “Vahşetin Çağrısı” akla geliyor. Tabii Özyürek’in atmosferinde tepede bir sarı sıcak ve Çukurova var. Özyürek’le yeni romanı “Fırtına”yı ve edebiyata bakışını sorduk. Özyürek, “Onların (Hayvanların) evlerini, yaşam alanlarını yıkıp, beton döküyoruz, ağaçlarını yakıyoruz, yuva kurdukları toprakları nefes alamayacak şekilde betonla kaplıyoruz, insan olarak, en büyük felaketlerden daha şiddetlisini hayvanlara gösteriyoruz ve yine de onlara zarar vermediğimiz zaman bizi ısırmıyorlar… Saldırmıyorlar, sessizce yok olup dünyadan çekilip yok oluyorlar… Hayvanlar, bizim gördüğümüzden çok daha fazladır” dedi.
Sözü Özyürek’e bırakıyoruz…
-Talat Bey, “Fırtına” adlı romanınızı konuşmaya geçmeden önce bize kendinizi ve edebiyatla olan bağınızı anlatır mısınız kısaca?
İnsan edebiyat ile bağ kuramaz; zaten edebiyatın içinde doğar. Havayla bağ kurmak… Kalp atışı ile bağ kurmak? Yok, öyle bir şey… Zaten edebiyatın içindeyiz. Sadece o yönümüzü fark edip, besler ve geliştirebiliriz. Marangozluk da böyledir, filozofluk da… İnsan yaşamaya adım attığından itibaren, çevresindeki bütün olay ve nesnelerle bağ kurar… Ve bazı ilişkileri fark eder… Bu bağdır. Beş yaşında piyanoyu fark ederse Mozart, on yaşında sesleri fark ederse âşık Veysel olur, tezeneyi fark ederse Neşet Ertaş olur. Zaten edebiyatın içindeydim, on yıl önce de aramızdaki bağı fark ettim. O andan itibaren yazıyorum.
-“Fırtına” adlı romanınızdan önce de “Sarı” adlı doğa-insan, hayvan-insan ilişkisi ve dostluğu üzerine bir romanınızın olduğunu biliyoruz. Bu duyarlılığınızın nedenini anlatır mısınız?
Doğa – İnsan; hayvan – insan ilişkisi ve dostluğundan söz ediyorsunuz. Biraz daha ileri gideyim, yaşamdan doğayı kaldırsanız geriye ne kalır? Ya da doğadan hayvanı çıkarın, geride, bitkiler de dahil olmak üzere canlı hiçbir şey kalmaz. Daha net ifade edeyim, içinde hayvan olmayan doğa, cehennem bile değil… Canlılar, bitki, insan, hayvan, birbirleri ile var olur. Bu önermenin tersi de doğrudur; canlılar birbiri ile yok olur.
Hayvanların kendi dünyalarında – çoğu zaman bizimde anlayamadığımız şekilde – iletişim içinde oldukları kanıtlanmıştır. Edebi olarak ifade etmem gerekirse, her hayvan içinde bir insan; her insan da içinde bir hayvan barındırır.
İçinde insan barındıran hayvanlar, insanlar arasında yaşama deneyimi olanlardır. Kedi, köpek, güvercin vs…
Bunu fark edince hayvanların da kendilerine özgü bir yaşam öyküleri olduğunu gözledim. Bizimle beraber doğan, büyüyen, hastalanan, iyi olan ve yaşlanan hayvanlar…
Ve duyguları…
Bir hayvanla göz göze geldiğinizde onun ne düşündüğünü anlayabilirsiniz. Bir atın, bir köpeğin ya da bir kedinin gözlerine bakın… Çoğu insanda göremeyeceğiniz masumiyeti görürsünüz… Hiçbir hayvan duygularını saklayarak bakamaz. Tek başına bu özellik bile, yüzlerce binlerce öykünün ana fikri olabilir. Öfke dolu bir hayvan sevgiyle bakamaz. Bunların hikâyesini yazdım… Bunları gördüm ve bunları yaşadım… Ve yazdım. Sedat Memili, “Canlılık ile hayat arasında fark vardır. Hayat, anlam yüklenmiş bir canlılıktır. Bu nedenle bitkilerin ve hayvanların hayatı yoktur” demişti. Oysa bazı hayvanların, canlılıklarına (ister içgüdüsel, isterse bilinçsiz olsun) anlam yüklediklerini gördüm. İşte o hayatların hikâyesini yazıyorum ve buna da devam etmeyi düşünüyorum.
HOROZLARDAN ALACAĞIMIZ DERSLER
-Yeni romanınızın ağrılık kısmı horoz dövüşü ringlerinde geçiyor. Ortamın terimlerini ve dilini çok iyi yansıtıyorsunuz. Bu gözlemlerinizle ilgili bize bilgi verir misiniz?
Bugünlerde modadır, yaşam koçluğu… Daha ileri boyutlarda, yönetici nasıl olmalı? CEO’ya öğütler vs… vs… Birçok ilan görebilirsiniz. Bu ilanları bir kenara koyalım. Kırsalda bir tavuk kümesine gidin, guruldayarak gezinen renkli tüylü tavuklar, birbirine çalım satarak alımlı yürüyüşleri bir gözleyin. Sarı pinpon topları gibi küçücük civcivlerin horoz görünürde annelerinin kanatları altına nasıl sığındıklarını gözleyin. Ve sonra kanat çırparak, her şeye tepeden bakan horozların kümeste nasıl dolaştıklarına bakın… Liderliğin bütün sırlarını görebilirsiniz. Hele hele başka bir horozun gelmesiyle, bir yurdun, bir bölgenin, yuva veya bir işyerinin nasıl savunulduğuna tanıklık ederseniz, başka eğitime ihtiyacınız kalmaz. Öneriyorum, bir horozun, kendine güveni, kararlılığı, ilkelerine sadakatle bağlılığı, yaşadığı yeri ve ailesini savunması… İlhamımı bunlardan alıyorum. İlkeli, erdemli olmak için horozlardan alacağımız çok ders var.
HOROZ DÖVÜŞÜ VE DARBE
-Romanın bir yerinde 12 Eylül Darbesi karşımıza çıkıyor. Horoz dövüştürenler bu darbenin sabahına yakalanıyor. Tarihimizin en tahrip edici darbelerinden birini bu ortama dâhil etmenizin nedeni nedir?
Horozların erdemini anlatırken, yeni bir günün başlamasını bildiren ötüşlerinden söz etmedim. Horozların, kültürümüzün kılcal damarlarına kadar işleyen bir özelliği ötmeleridir. Onların ötüşü bile bir meydan okumadır. Seslerinin ulaşabildiği her alanın hakimi olduklarını ilan ederler. Bu anlamda 12 Eylül cuntasının o sabah kalkıp, yeni bir dönemi ilan etmesini bir horozun özelliklerine benzettim. O sabah askeri cunta, gün doğarken kendi borusunu çaldı… Sesisin ulaşabileceği her yere kadar egemenliğini ilan etti. Evet, tespitiniz doğru, tahrip ediciydi… Ve hala tahribatını tamir etmeye çalışıyoruz.
EŞİTSİZLİK BİTTİĞİ ZAMAN
-Edebiyatın hayvan sevgisi ve insanın hayvanla barışık yaşayacağı bir dünyaya nasıl bir katkısı olabilir?
Mazlum bey, bizim çocukluğumuzun hayvanlar arasındaki ilişkilerde değişmez sahneleri vardır. Kediler kuşları kovalar… Kedi gören bir köpeğin, onu nasıl kovaladığını görmeyenimiz yoktur. Kedi ile fare bırakın yan yana olmayı, aynı havlunun en gizli köşelerinde barınamaz… Şimdi sokaklarda kedi ile köpekler aynı kaptan yiyorlar. İnanın, yemek için kedinin doymasını bekleyen köpekler gördüm. O zaman şunu anladım; insan ve hayvan olarak doğayı oluşturuyoruz demiştim. İnsan ve hayvanların arasındaki uyum barışın; uyumsuzluk ise savaşın nedenidir. Uyum, adil paylaşım, uyumsuzluk ise adil olmayan paylaşım anlamındadır. Bir yiyecek paylaşıldığı zaman neden savaş olsun. Karnı tok bir aslanın ceylana saldırdığı görülmemiştir. Ya da bir aslanın karnını doyurduktan sonra başkalarına pazarlamak için ceylan etlerini buzdolabına doldurduğuna tanık olunmamıştır. İster insan, ister hayvan olsun, aralarındaki ekonomik eşitliği yok ettiğiniz zaman mutsuzluk kaçınılmazdır.
-Kitapta bazı yazar dostlarınızın adını direk anıyorsunuz. Bu tür atıflar güçlü bir dostluğu da ifade ediyor. Adana’da dâhil olduğunuz edebiyat ortamından söz eder misiniz?
Bir toplumda yaşıyoruz. Bazı insanlarla yüz yüze sıcak temas, bazılarıyla da bıraktıkları eserler ile iletişim halindeyiz. Bir edebiyatçı, üretmek için yalnızlığa ihtiyaç duyar o yalnızlığı ile çok kalabalıktır. İletişim kurduğu o yazarlar ile zihnen ve duygusal olarak bir aradadır. Okuduğu ya da iletişim kurduğu her yazar bir parçası ile zihnimizde yaşar. Yazarı yazar yapan oluşumlardan biri de budur. Adı geçenlerin hiç biri hayali değil, bir şekilde, fikir ve duygu akrabalığı oluşturduğum kimselerdir. Bu vesile ile onlara bir daha teşekkür ediyorum.
-Eklemek istediğiniz bir husus varsa seve seve yazarız.
Şunu eklemek isterim: Barış için en zehirli ve en saldırgan hayvanlardan bile ders almamız lazımdır. Onların evlerini, yaşam alanlarını yıkıp, beton döküyoruz, ağaçlarını yakıyoruz, yuva kurdukları toprakları nefes alamayacak şekilde betonla kaplıyoruz, insan olarak, en büyük felaketlerden daha şiddetlisini hayvanlara gösteriyoruz ve yine de onlara zarar vermediğimiz zaman bizi ısırmıyorlar… Saldırmıyorlar, sessizce yok olup dünyadan çekilip yok oluyorlar…
Hayvanlar, bizim gördüğümüzden çok daha fazladır.
Talat Özyürek, Fırtına, Akademisyen Yayınevi, 2026, Adana