Yazar Uğur Sümer, içinde geldiği Yörük kültürüne dair üç masal kitabıyla toplumsal hafızanın bu yönüne dikkat çekiyor. Masalların toplumun bir değeri olduğunu vurguluyor
Yörükler Anadolu kültürüne damga vurmuş bir topluluk. Hayvanlarıyla birlikte sürekli “yürümeleri” bir yana sürekli hareket halindeki bu topluluğun doğayla olan ilişkisi de incelenmesi gereken bir husus. Yazar Uğur Sümer, Yörük halkının bu yönünü belirgin bir biçimde ortaya koyan masalları kaleme alarak önemli bir tuğlayı yerine koydu. Daha önce de masal kitapları yayınlanan Sümer, bu sefer “Ağaç Dikme Duası”, “Gediz ile Banaz” ve “Minik Fare FA ile TO” kitaplarıyla okurun karşısına çıktı. h2O Yayınları’ndan çıkan kitapları Sümer’le konuştuk. Sümer, Yörüklerin doğaya verdikleri değerin bugünün dünyasında anlaşılmasının bir anlamı olacağını söylüyor. Masal deyince çocukların bir eğlence zamanı akla gelse de Sümer’in yazdıkları bundan fazlası. Yörük kültürünün masalmirasının unutulmaması gerektiğini söyleyen Uğur Sümer’e ve kaleme aldıkları masallara sözü bırakıyoruz.

Sayın Sümer, bize masallarla olan bağınızı anlatır mısınız?
Uşak-Eşmeli, yörük bir ailenin çocuğuyum. Çocukluğum yörük göçünde ve her ritüelin içinde geçti. Özellikle göçler benim dünyamda büyük yer etmiş. Yörük kültürü sözlü olarak çok güçlü bir kültür. İlk masallarımı çadırlarda dinledim. İlkokulla birlikte, okulun açılış ve kapanışına göre, sürekli ben de dağda kalırdım. Masallarla geçen bir çocukluk yaşadım. Bu, bizim kuşakta bile (Uğur Sümer 1954 doğumludur, Mazlum Vesek’in notu) her çocuğa nasip olmayan bir zenginlikmiş. Bunu çok sonra anladım. Benim köyümde annem, babaannem ve Fatten Ebemden başka, bir de köyün masalcısı Paris Ebe, Yavra Ebe ve Cıngırt Dede vardı. Sokağa çıkmadığımız kış günlerinde bu saydığım insanların evinden çıkmazdık. Ocaklının aydınlattığı tek odalı köy evlerimizde masal dinleyerek büyüdüm.
Bu masal anlatıcılarının anlattıklarını aktardınız. Bu çok önemli. Peki onlar nasıl anlatırdı? Farklı masallar mı anlatırlardı?
Evet, elbette kaynağım o insanlar. Ancak küçük bir sorun var! Paris Ebe, Yavra Ebe, ve diğerleri, aynı masalı farklı farklı anlatırlardı. Aynı ebenin aynı masalı farklı anlattığı gün çok olurdu. Burada esas olan masalların anlattığı temanın anlaşılmasıdır. Ben de onu anlatmaya çalıştım. Onların anlattıklarına elden geldiğince sadık kaldım. Ben bir şey eklemedim. Çünkü o insanların anlattıkları zaten evrensel bir değer derecesinde güçlüydü.
HOMEROS VE GILGAMEŞ
Bu sözü bir az açar mısınız? Eşme’nin bir köyünden aktardığınız bu masallar hangi yönüyle evrenseldir?
Yazdığım masalların değişkelerini Homeros’ta da gördüm. O zamanlar Ankara’da lise öğrencisiydim. Okulun kapanıp köye gelinceye kadar meraktan patladım. Çünkü köyümde “Paris” adında bir ebe ve “Gameş” adından bir dede yaşıyordu. İkisinin de ne Homeros’un Paris’inden ne de Gılgamış’tan haberi vardı. Okuma yazma bilen insanlar değillerdi. Köyde, Homeros’un İlyada’sından, Sümerlerin Gılgamış Destanı’ndan kimsenin haberi yoktu. Yani aslında insanlığın ortak değerleri farklı coğrafyalarda yer etmiş. Masallar da bunun tanığı ve taşıyıcısı.
DOĞANIN DURUMU
“Ağaç Dikme Duası” Yörüklerin doğayla olan bağına dair çarpıcı bir masal. Adeta doğacı bir dinin duası gibi sözler görüyoruz. İnsanlığın orman yangınları ve çevre sorunlarıyla boğuştuğu bir ortamda bu masala nasıl bakmak lazım?
Kitabın önsözü masallar kadar uzun olmasın diye bu konuya değinememiştim. O açıdan yerinde bir soru. Ağaç diken nineye niçin ağaç diktiği sorulur. Cevap niyetine masalın içinde geçen duayı izninizle aktarıyorum: “Kuşlara, kurtlara, sincaplara kargalara, domuzlara, sizler gibi yoldan geçenlere, canı çeken herkese, her canlıya, torunuma da. Atalarımdan böyle gördüm. Kendimi bildim bileli fide yetiştirir uygun yerlere göçürürüm. Pelit, badem, kestane; geçtiğimiz her yere gömeriz. Hepsinin sahibi topraktır, sudur, güneştir, doğadır. Bütün canlılardır”. Bakın, bu sözler kendini doğanın parçası sayan ve asla mülkiyet hırsı taşımayan bir toplumun ifadeleri. Onların bakışı. Bugün altın madeni aramak için Uşak başta olmak üzere Türkiye’nin her tarafında bin yıllardır bu topraklara emek veren insanların doğası katlediliyor. Adına yemin edilen doğa kalmadığında kültürümüzden de hiçbir şey kalmayacak. O nedenle Yörüklerin ağaç dikme duasına kulak vermek gerek.
MASALLAR HAYATIMIZDAN ÇIKMASIN
Masalların yeni kuşaklara aktarımı için ne yapılmalı sizce?
Öncelikle yazmak lazım. Belge haline gelmeyen hiçbir şeyin insanlık belleğine dahil olması mümkün değil. Çocuklarımız içinse durum vahim. Artık masal dinleyemiyorlar. Masal anlatacak ebeleri ve dedeleri yok, bunların yerine bilgisayarları var. Masallar, anlatıcılarıyla birlikte hayatımızdan çıkmak üzereler. Eğitim sisteminin içine ayrı bir alan veya ders olarak bunun konulmasını beklemek hayalcilik mi olur? Bilemiyorum. Ama en azından aileler masallar dahil günden güne bir şeylerin yok olmasına engel olmak adına kendilerinden başlayarak bir şey yapabilir.
Eşme’de köyünüzde masal kitaplarına ilgi nasıl oldu? Bir karşılık buldu mu?
Doğrusu sadece Eşme’de değil, Türkiye’nin çok farklı yerlerinden bu masallara ulaşan sayısız okurum oldu. Çocuklar masallara büyük ilgi gösterdi. Dilerim bu masal okuması bir kültürü yaşatmanın ve Yörük kültürünün doğaya uygun olan geleneğini benimsemenin de bir parçası olur.
Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Ben çocukluğuma ve içinde büyüdüğüm doğaya ve kültüre bakarak hayatı öğrendim. Bu masallar bir vefa ya da geriye dönüş kadar yok olan bir şeylere de müdahale etmekti benim için. Masallar yörük kültürünün mirasının bir parçası. Bunlar unutulmamalıydı. Ve unutulmamalı. Umarım bu masallar bu açıdan daima kendini hatırlatır.
Ağaç Dikme Duası’ndan bir bölüm
“(…) Oğul, fidanı dikerken meyvesini ne zaman yiyeceğim diye dikmeyeceksin. Bırak meyvesini yemeyi, gölgesine oturacağım bile demeyeceksin. Her şey toprağın, suyun, havanın ve güneşin. Her şey doğanın. Sen, ben, canlı-cansız her şey, hepimiz doğanın bir parçasıyız. Her şey doğanın, her şey hepimizin, bütün canlıların.” (s.26)
Gediz ile Banaz’dan bir bölüm
“Ay bütün görkemiyle gökyüzünü tekrar süsleyince, silahlar susunca ikizlerin yaygaraları, gecenin sessizliğinde yankılanan güçlü sesleri duyulmaya başlamış. Ama ikizlerin sesleriyle birlikte dilden dile, kulaktan kulağa yayılan sözlerle, şimdiye kadar böylesine güzel iki kızın Yörük ülkesinde görülmediğini duymayan da kalmamış.” (s.15)
Minik Fare FA ile TO’dan bir bölüm
“Ben daha hiç ağaç görmedim Dede. Ormanı, dağları, çiçekleri görmek istiyorum. Işığı, güneşi görmek istiyorum. İki buğday tanesi, bir dilim peynir, bir lokma ekmek çalmak için korkarak ve sakat kalarak yaşamak istemiyorum. Başkasının hakkını yemek istemiyorum. Doğanın, otların ve bitkilerin tohumlarını isteyen herkese seve seve verdiğini söylüyorsun. Hatta istemeden de alınabilir, toplanabilirmiş. İhtiyacımız kadar toplar karnımızı doyururuz.” (s.10)