Altın Koza Film Festivali kapsamında Özgür Şeyben’in hazırladığı “Aktörün Yolculuğu” kitabı, Aslantuğ’un kişiliğini ve oyunculuğunu etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor
32’inci Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin en akılda kalan yanlarından biri Mehmet Aslantuğ’un Onur Ödülü almasıydı. Özgür Şeyben’in bu yıl festival yayını kapsamında hazırladığı “Mehmet Aslantuğ-Aktörün Yolculuğu” kitabı onun bilge yanını ortaya koyan çarpıcı bir çalışma olarak dikkati çekiyor.
“O, arayışlarını hiç nihayete erdirmemiş, mesleğinin ve sektörünün dertleriyle dertlenmekten bir an olsun vazgeçmemiş uykusuzlardandır”. Bu söz, Özgür Şeyben’in Aslantuğ için kurduğu en yerinde ve güçlü sözlerdendir. Akla Melih Cevdet Anday’ın “Telgrafhane” getirir gibi:
Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o eski sen değilsin
Sen şimdi işsiz bir telgrafhane gibisin,
(…)
Şöhretin ve alkışlanmanın beslediği bir tanınmış yüz değildir, Aslantuğ. Entelektüel tavır ve tutumdur onu saygın ve unutulmaz kılan. Şöyle anlatıyor Şeyben, “Ait olduğu bu toprakların dertlerine de yüzünü çevirmemiştir o; kimi zaman gözleri kör eden nefretin çatal bıçak olup havalara uçuştuğu kara gecelere göğsünü siper etmiş kimi zaman da hak ve özgürlükler, ekoloji gibi kaygılara ses verebilmek için kimsenin terk etmeyi hayal bile edemediği konfor alanlarının dışına çıkarak umudun, cesaretin yüzü olmuştur. Bu duyarlılığını ‘Kazanamadığınız para her zaman kaybedilen para anlamına gelmez’ sözüyle net biçimde özetler Aslantuğ.”
GÖÇLER, KÖKLER, KIYIMLAR
Kitapta, Şeyben’in Aslantuğ’la yaptığı uzun bir söyleşi var. Soru-cevap tarzını aşan uzun bir sohbet de diyebiliriz. Burada Aslantuğ’un bazı olgulara yaklaşımının inceliğini ve bilgeliğini görüyoruz. Köklerle ve çocuklukla başlayan sohbette Aslantuğ, kendi değerler toplamından söz ederken bunun kendisini nasıl beslediğini de anlatıyor. Ancak “göç” olgusuna yaklaşımının derinliği dikkatimi çekti. Ailesinin kökü 1860’larda yaşanan acılı bir olaya Çerkes Soykırımı’na dayanır. Samsun’a Karadeniz üzerinden ulaşmış bir ailenin çocuğudur. Şunları söylüyor, Aslantuğ:
“Göçler kaderidir insanın. Bazen gönüllü bazen de gönülsüz. Hatta savaşla, kıyımla, sürgünle!.. Bugünün dünyasında da bazı bölgelere bakınca da değişen bir şey yok gibi zaten. İşte Filistin. Tarihin en kanlı kıyımlarından birine uğradı, hem de bu devirde. Demek ki uygarlık birikimi de meramını anlatamıyor zalime/zalimliğe. Samsun da 1860-74 Kafkas sürgününün yoğun duraklarından biridir. Anne tarafının da baba tarafının da Karadeniz’in bir kıyısından diğer kıyısına vardığı epeyce acılı bir sürgün. Anne tarafı Ubıh; Temre’ye yerleşiyorlar. Baba tarfı da Abzeh. Onlar da Samsun, Hamzalı’ya. Bir taraf fındıkla, çeltikle tanışıyor, diğer taraf tütünle. Kafkas göçü, Anadolu’yu en kuzeyden en güneye, birçok bölgeyi de içine alarak Ürdün’e, Suriye’ye kadar bir miktar uzanmıştır. Nihayetinde Balkanlardan göçün acısından çok da farklı değil. Şiddeti ve yöntemi kendine has farklılıklar gösterse de.”
Bununla birlikte zamanın ruhunun hâlâ etnik, dini ya da mezhepsel aidiyetlerin kavgasını aşamadığını da ekliyor.
İşimizi, aşımızı, aşkımızı yeşerttiğimiz yer: Bir yere ait olma konusuyla ilgili Şeyben’in Zeynep Avcı’dan alıntıladığı bir soru var. Bir köye gitmek, köyüne uğramak konusu. Aslantuğ, insanın öncesine bakmasıyla ilgili sorumlulukları olduğunu söyler. Sanatçının doğduğu kentle anılmasına da değinir. Ailesinin köyle kurduğu bağa değindikten sonra şunu söyler:
“Samsunlu sanatçılar, Adanalı sanatçılar, Bursalı sanatçılar falan… Bunlar görece tanımlar bence. İstanbul, Ankara gibi kültür başkentlerine uğurlanan evlatların; oraya ne denli yakışarak doğup büyüdükleri yeri nasıl temsil ettiklerine bakmalı. Gerisi teferruattır. Bu kanaatimde de ciddiyim. İşte Can (Aslantuğ’un oğlu), günün sonunda burada doğdu büyüdü, burada yaşar muhtemelen. Başkaca bir tasarrufu olur, olmaz yurtdışına da gider gelir mesleki faaliyetleri gereği; ama işimizi, aşımızı, aşkımızı yeşerttiğimiz yere olan borcumuzun, sorumluğumuzun; kısmen büyüdüğümüz şehirlerden daha hafif olduğunu düşünenlerden değilim!”
‘MARABA’ TEKLİF EDİLDİ DE…
Şeyben’in Aslantuğ’a oyunculuğuyla ilgili hatırlattığı bir husus var. Hep şehirli karakterleri canlandırmıştır. Aslantuğ, kendi oyunculuk serüvenine dair kısa bir değerlendirme yapar. Ardından Şeyben’in deyimiyle bu “cılız eleştiriye” yanıt verir:
“Masal’dan sonra dört yıl farklı bir şeyler yapalım diye birçok teklifi geri çevirdim. Hanımın Çiftliği’ne kadar sürdü bu. 1950 Adana’sının ağası da tarladaki köylü doğallığı ile konuşmaz haliyle. İsterse zaman zaman bazı replikleri kırabilir. ‘Geleceğim şüphesiz mirim’ demez de ‘Gelecem yahu, gelecem’ der. Ayrıca saçı sakalı birbirine karışmış, gözlerinden isyan fışkıran bir ‘maraba’ teklif edildi de ben mi istemedim…”
İLK YÖNETMENLİK DENEYİMİ
Aslantuğ, sinema sektöründe yapımcılık dahil her alanında çalışmış bir isimdir. 2010 yılında çekilen “Aşkın İkinci Yarısı” filmi ise onun ilk yönetmenlik deneyimidir. Karmaşık bir dönemde çekilen düzeyli bir filmdir. Aslantuğ’un bu döneme dair aktardıkları sinemamızın bir dönemi için önemlidir:
“2005-2009 arası daha çok kırsalda, pastoral tatları da içine alan hikayelere adadım kendimi. Orta Anadolu ya da Karadeniz yeterince ele alınmıştı zaten. Ege’ye denizcilik üzerinden de düşkün olduğum için, biraz arkeolojik mirası, biraz kıyı ve arkasında saklı duran öyküleri de kazıyarak farklı tatlarda iş çıkarabiliriz diye heyecanlanmıştım.(…) Ekibin yarısı sahadaydı, beni bekliyordu. Vurgun Mevsimi için gitmiştik aslında. Gecikince Aşkın İkinci Yarısı doğdu. Onun da sancılarını yaşadım. Senin de tanıklığın var. Hanımın Çiftliği’ne gidip ara verme ihtiyacı da bundandır.(..)”
KİTABA EKLENEN SENARYO
Şeyben’in çalışmasının değerini artıran bir değer unsur da Aslantuğ’un senaryosunu da yazdığı “Aşkın İkinci Yarısı” filminin orijinal metninin eklenmiş olması. Kavafis’in “Şehir” şiirine de atıfta bulunan Şeyben filmle ilgili yazısında şunları yazmıştır:
“Aşkın İkinci Yarısı’nda göç var, gurbet var. Son yüzyılın her çatışmasında, kavgasında, felaketinde tekrar tekrar başa saran bir teyp bandı gibi bu hikayede de kuşaklar boyu göçe mecbur kalan, gurbete ölmeye –ya da yaşamaya- mahkum edilmiş karakterlerin iç içe geçmiş öykülerine tanık oluyoruz. Kimi canı yandığı için göçerken, kimi göçtüğü için canı yanıyor. Nedeni ne olursa olsun hüzün baki tüm göçlerde. Öyle göçerek kurtulunmadığını söylüyor Aslantuğ filminde. Kavafis’in dediği gibi ‘bu şehir hep arkalarından geliyor ve kimse yeni bir ülke bulamıyor.”
Kitapta anlatılanlar elbette bunlardan ibaret değil. TRT’de yapılan edebiyat uyarlamalarından Sıcak Saatler dizisinin bıraktığı izlere kadar çok şey anlatıyor, Aslantuğ. Sadece bir sinema-sanat insanı değil, düşünce insanıdır aynı zamanda. O nedenledir ki, her sözü söyleyişinde, kurulan her cümlede kendine özgü bir derinliği taşıyor.
Festivalde kendisiyle sohbet edebilmiş olmam da benim için büyük şanstı.