Bir bebek doğmadan önce bile hayatınıza bir takvim girer. Telefona bir uygulama iner ve her hafta haber verir: Bebeğiniz bu hafta bir limon büyüklüğünde. Birkaç hafta sonra bir avokado, sonra bir mısır koçanı... Doktor kontrolleri ay ay planlanır. Doğumdan sonra kırk gün sayılır, kırkı çıkar. Üç ayın dolması beklenir, uykular düzene girsin diye… İlk diş göründüğünde diş buğdayı kaynatılır, akrabalar, komşular çağrılır.
İlk adımda sevinç çığlıkları kopar.Hangi ay ne bekleyeceğinizi anlatan kitaplar, forumlar, anne grupları vardır. Hangi kreşe, hangi okula gideceği çoktan bellidir; hatta ön kaydı bile yapılmıştır. Kimse bu yola hazırlıksız çıkmaz. Sonra bir gün takviminizi yıllarca dolduran koşturma biter. O hafta kimse telefonunuza "Bu hafta alarm çalmayacak, rahat rahat uyuyabilirsiniz" diye bildirim göndermez. İkinci hafta "Sizi arayanların sayısı azalacak" diye bir mesaj da gelmez. Üçüncü ay için bir uyarı yoktur: "Bu ay evdeki tamiratlar bitecek." Altıncı ay için hiç yoktur: "Bu ay kendinize kim olduğunuzu, ne yapmak istediğinizi sorabilirsiniz." Önünüzde, bir bebeğin doğup yetişkin olmasına yetecek kadar zaman vardır. Ama bu yılların takvimi boştur. Kimine bir veda partisi yapılır, pasta kesilir, plaket verilir. Kimine o bile yapılmaz. Sonrası sessizlik... Üstelik bu, büyüyen bir kalabalığın sessizliği. Türkiye'de her yıl daha az bebek doğuyor. Doğurganlık, kayıtların en düşük seviyesinde... Buna karşılık altmış beş yaş üstü hızla artıyor: 2020'de sekiz milyon olan bu nüfus, son beş yılda yüzde yirmiyi aşarak dokuz buçuk milyonu geçti. Takvimini hazırladığımız bebekler azalıyor; takvimi boş olanlar çoğalıyor. Bir kenti düşünün.
Nüfusu beş yılda yüzde yirmi artsa, o kentin imar planı yeniden yapılır; yeni konutlar, okullar, yollar, hastaneler planlanır. 65 yaş üstündekiler bir kent kursaydı, 9,6 milyonluk nüfusuyla İstanbul'dan sonra Türkiye'nin en kalabalık ikinci kenti olurdu. Ankara'dan da İzmir'den de daha kalabalık. Bu kentin bir eylem planı var. Ama orada yaşayanların haftalık takvimi yok. Bu döneme İngiliz tarihçi Peter Laslett'in yaygınlaştırdığı bir ad var: Üçüncü yaş. Birinci yaş öğrenmekle, ikinci yaş çalışmak ve çocuk büyütmekle geçer. Üçüncü yaş, "yapmak zorundayım"ın azaldığı ve hayatın size kaldığı dönemdir. Dördüncü yaş ise bağımlılığın ve güçten düşmenin dönemidir.Bu ayrım bir yanılgıyı gösteriyor: Kendi üçüncü yaşımıza bakarken dördüncüyü görürüz. Bu özgür döneme, herkes farklı bir kapıdan girer; üstelik o kapı herkes için farklı zamanda açılır. Kimine bir istifa dilekçesiyle, kimine devredilen bir tapuyla, kimine indirilen bir kepengin sesiyle, kimine de bırakılan bir yönetici koltuğuyla. Evde görünmeyen bir emek veren kadınlar içinse çoğu zaman çocukların ardından usulca kapanan bir oda kapısıyla. Ve işte tam orada, o kapının ardında, o boş takvim sizi bekler. Ama belki de onun boşluğu bir eksiklik değil.
Hayatınızda ilk kez, bu hafta ne olacağını bir uygulama söylemiyor. İlk kez o sayfalar sizin; ne yazacağınıza siz karar vereceksiniz. Bir bebeğe hazırlanır gibi, bu kez kendinize hazırlanmanın tam zamanı.