Hayatımızın en uzun dönemlerinden biri neden haritada boş?

1855'te Paris’te, Amerikalı mimar Richard Morris Hunt bir küre satın aldı. Portakaldan biraz büyüktü: çapı on bir santim kadar, içi boş, kırmızı bakırdan. Hunt onu pek de önemsemedi; çocuklarına oyuncak oldu. Yıllar sonra kitapçı Henry Stevens ona elindekinin ne olduğunu anlattı.

Bu, Amerika kıtasını gösteren en eski yerkürelerden biriydi ve 1500'lerin ilk yıllarında yapılmıştı. Hunt küreyi koleksiyoncu James Lenox’a verdi. Bugün New York Halk Kütüphanesi’nin Nadir Eserler Bölümü’nde duruyor.

Kürenin üstünde, Asya’nın doğu kıyısında, ekvatorun hemen altında, üç kelime yazıyor: HC SVNT DRACONES. “Buradan sonra ejderhalar var.”

Bu cümleyi eski haritalar hakkında duymuşuzdur. Aklımızda bir resim vardır: Haritacı bilinen dünyanın kenarına gelir, kalemini durdurur, boşluğa bir ejderha çizer ve altına bu uyarıyı yazar. Resim o kadar yerleşiktir ki cümle bugün bilinmeyenin genel adı oldu: Buradan sonra ejderhalar var.

Oysa bu cümle gerçek haritalarda neredeyse hiç yok. Bilinen yalnızca iki eserde geçiyor: bu küçük bakır kürede ve birkaç yıl önce ortaya çıkan, devekuşu yumurtasından yapılmış bir kürede. İkisi de avuç içi büyüklüğünde.

Haritacılar bilmedikleri yerler için başka yollar da seçti. Çoğu zaman orayı boş bıraktılar. Bazen “terra incognita” yazdılar: Bilinmeyen toprak. Bazen aslanlardan söz ettiler. Londra’daki British Library’de, bin yıl kadar önce İngiltere’de çizilmiş bir dünya haritası var. Bu haritada Asya’nın doğu kıyısına yakın bir yerde bir aslan resmi ve bir not var:Hic abundant leones. "Burada aslanlar bol."

Kimi haritacı denizleri canavarlarla süsledi; İsveçli din adamı Olaus Magnus 1539'da bastırdığı Carta Marina’da kuzey sularını yaratıklarla doldurdu. Ama “Burada ejderhalar var” diye yazan, bildiğimiz kadarıyla, yalnızca o iki küçük küre.

Yine de hafızamızda kalan ejderhalar. Haritacı bir yeri beyaz bırakınca, o beyazı okuyan kendi korkusuyla dolduruyor.

Hayat haritamızda da böyle bir beyaz alan var. Çalışma hayatının bittiği çizginin ötesi, çoğumuz için çizilmemiş bir kıyı. Ve o boşluğu okurken, tıpkı o eski haritaları okuyanlar gibi, çoğu zaman kendi korkumuzla dolduruyoruz. Oraya hep aynı birkaç resmi çiziyoruz: uzun bir hastane koridoru, tutunmak için uzanan bir kol, evin alışılmadık sessizliği.

Bu resimler büsbütün uydurma değil; o kıyının bir yerinde onlar da var. Ama bütün haritayı birkaç ejderhayla doldurunca, geri kalanını hiç çizmiyoruz. Oysa o beyaz alan koca bir kıta. İçinde ilk kez zaman bulduğunuz bir uğraş da var, yıllardır ertelediğiniz bir yolculuk da, yeni tanışacağınız biri de, torununuza bırakacağınız bir masal da. Hiçbiri oraya önceden yazılmadı; çünkü o sayfa sizden başkasının kalemini beklemiyor.

Eski haritacılar bilmedikleri yeri işaretlerken bir şeyi gözden kaçırıyordu: Bilinmeyen, tehlikeli demek değildir. Yalnızca henüz gidilmemiş demektir. “Bilinmeyen toprak” bir uyarı değil, bir davet de olabilir.

Bu kez haritayı okuyan değil, çizen sizsiniz.