Atina’da Modern Greek (Yunan) Kültürü Müzesi’ndeyiz. Daimi serginin adı “Endüstri Öncesi Toplumda Emek”. Sanayi devrimine ramak kala bir zaman iş hayatına dair görseller karşımızda. Yabalar, baltalar, teraziler, tırpanlar ve başka aletler. Tarlalarda, atölyelerde, bağda, bahçede çalışan insanlar. Her yaştan kadınlar ve erkekler. Serginin bazı bölümleri 20’inci yüzyılın ortalarına kadar uzanıyor. Geleneksel üretimin o yıllara kadarki uzantılarına odaklanıyor.
Bunların içinde bir görsel dikkatimi çekiyor. Bir adam küçük bir çocuğun kulağını çekiyor. Resimde yüzü acı içinde kıvranan bir çocuk görüyoruz. Resmin altındaki metni okuyunca Yunanistan’da çıraklığa dair önemli bir belgeyle karşılaştığımı anlıyorum. Bir yandan da aklım küçük çocukta. Aslında kendi çıraklık yıllarımda. Neyse, şimdi müzedeki metni konuşalım. Metinde şunlar yazılı:

“Çıraklık Sözleşmesi
Bu, bir değirmenci ile çırağı arasında imzalanan ve her iki tarafın yükümlülüklerinin belirtildiği asli bir çıraklık sözleşmesidir.
Sözleşmeye göre, değirmenci, çırağı 4 yıl boyunca kendi mesleğinde eğitme yükümlülüğünü üstlenir. Bu süre zarfında, çok ciddi bir sebep olmadıkça, değirmenci çırağı işten çıkaramaz. Ciddi bir sebep olmaksızın çırağı işten çıkarması durumunda, ona maaşının iki katını ödemek zorundadır. Öte yandan çırak, değirmencinin yanında tam 4 yıl kalıp çalışma yükümlülüğünü üstlenir. Çırak, 4 yıl dolmadan ayrılırsa, herhangi bir tazminat alma hakkına sahip değildir. Ayrıca değirmenci, konaklama ve yemek sağlama yükümlülüğünü üstlenir ancak giysi, ayakkabı veya başka bir şey sağlamakla yükümlü değildir ve çırağa yılda 150 kuruş ödemek zorundadır. Her yılın sonunda 100 kuruş ödenir, çıraklık sonunda ise her yılın maaşından 50 kuruş kesilerek çırağa topluca ödenir. Böylece genç çırak, çıraklık döneminin sonunda kendi işini kurmak için bir miktar sermaye biriktirmiş olur. Aynı nedenle değirmenci, ona hediye olarak bir takım alet vermeyi de taahhüt eder.
Bu sözleşme, 1827 yılında Syros Adası’nda, S. Maximou noterliğinde imzalanmıştır.
Efstathiou Değirmeni, Skiros
Fotoğraf: L. Vernardis
Benaki Müzesi Fotoğraf Arşivleri”
Metni okuyunca doğrusu biraz rahatladım. 19’uncu yüzyılda yapılmış bu sözleşmenin bazı maddeleri aradan geçen iki yüzyıla rağmen bugünün birçok maddesinden ileride. Ne kadar uygulanmış bilemeyiz. Ancak, bakar mısınız? Noterde imzalanmış. Herhalde uygulanmıştır.

AHİLİKLE GELEN ÇIRAKLIK
Anadolu’da Ahilik teşkilatlarının görülmesi 11’inci yüzyıla uzanır. Sadece mesleki değil toplumsal dayanışmanın da teşkilatı sayılabilecek Ahilik, Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı merkezi devletlerinin de iktisadi yapılanışının en önemli ayaklarından biri haline gelir. Ahilik teşkilatındaki meslek erbabı içinde çıraklığın da bir yeri var. Ali Şahinkesen bu konuda şunları söyler:
“Ahilikte işbaşındaki eğitim ise, kalfa, usta ve ustalar meclisi tarafından yapılmaktadır. Baba-oğul ilişkisi şeklinde yapılan bu eğitimin kademeleri de yamaklık, çıraklık, kalfalık ve ustalık şeklinde düzenlenmiştir.
Yamak; on yaşından küçük olmaması, işe devamının baba ye ya velisi tarafından onaylanması gerekmektedir.
Çırak; iki yıl yamaklık yapan ve bu dönemde başarılı olan çıraklığa yükselebilmekte ve bu yükselme bir törenle yapılmaktadır. Bu törene çırağın ustası, kalfaları ve velisi katılmaktadır.
Kalfa; üç yıl çırak olarak hizmet eden ve başarılı olan kalfa olabilmektedir. Kalfalığa yükselme daha görkemli bir törenle olmaktadır. Çıraklıktan kalfalığa geçiş için, hem ustasının, hem de kalfalarının onayı ile en az üç ustanın daha, namuslu, güvenilir, dürüst ve sadık olduğuna ait güvence vermesi ve yapılacak sınavı kazanması gerekmektedir. Kalfalığa yükselen genç, o esnafa ait olan elbiseyi, kalfa olduktan sonra giyebilmektedir.”
Bu okuduklarınızın yüzyıllar boyunca bir toplumda tekrar ettiğini düşünün. Vakti gelip sanayi devrimi olduğunda ve sanayi kuruluşları loncaları, Ahiliği sildiğinde yaşanan boşluğu düşünün. Küçük el üretimi tezgahları ve toplumun ihtiyacını sağlayan diğer meslekler yukarıda sayılan mesleki kıdem sahiplerinin yuvasıydı. Bu yuva zamanın akışına direnemedi. Peki böyle oldu da çıraklık ortadan kalktı mı? Elbette hayır.

ÇIRAĞIN YAŞI VE BOYU
Osmanlı İmparatorluğu, yeni dünyaya karşı ayakta kalmaya çalışırken devletin esnafını koruma gayreti içinde oldu. Ancak, meselenin temeline inilmediği için 19’uncu yüzyıl boyunca esnafı memnun etme girişimleri, ülkenin içine yerleşen ucuz sanayi malları üreten yapılara karşı başarılı olmadı. Yine de bu çabalar içerisinde İstanbul’da Kapalıçarşı esnafı çırakları için kurulan mektepleri görmek gerekir. Hatta bu mektepler büyük ilgi görür ama kısa sürede kapanır (1865-1873).
Tarih sayfaları bizi 20’inci yüzyıla getirdiğinde Osmanlı ülkesinde çırak okulları görülür: Makine Çırakları Mektebi. Hatta bir de “Makine Çırakları Nizamnamesi” çıkarılır. Bu nizamnameye göre çıraklar 13-16 yaş arasında olmalıdır. Boyu bir metre 45 santimden kısa olmamalı. Nizamname uzun. Çırakların sayısız hakkı söz konusu. Ancak küçük hesap hatası vardır. İmparatorluk yıkılmak üzeredir. 1914 yılında bu nizamname yayımlandığında 2 ay sonra Birinci Cihan Harbi kopar. Muhtemelen Osmanlı ülkesinin çıraklarının büyük kısmı savaşta hayatını kaybeder.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni devletin çıraklara yönelik çalışmalar yapıldı. 1926 yılında “Borçlar Kanunu” hükümleri kapsamında çıraklar ele alındı. Ancak bu hükümler uygulanamadı. 1930 yılında Umumi Hıfzıssıhha Kanunu 12 yaşından küçük çocukların istihdamını yasakladı.
Günümüzde 1986’da çıkarılan 3308 Sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanunu yıllar içinde yapılan değişikliklerle uygulanmaya devam ediyor.
YAMUK ÇİVİLERİN DÜZELTİLMESİ
Çıraklığa dair tarihlerin arasında gezinirken aklıma Yılmaz Güney’in Hücrem kitabındaki “Çırak” hikayesi geldi. İlk okuduğumda 12 yaşındaydım ve ne tesadüf ben de bir kunduracıda çalışıyordum. Ayakkabı boyacılığı yaparken beni tanıyan Köşker (ayakkabı tamircisi) Kazım aşağıda okuyacaklarınızın aynısını uyguluyordu:
“Saya kalıba çekildikten sonra, ayakkabının deforme olmaması için yapılan pistorizma işleminin, yani sayanın kalıp üzerindeçekiçle iyice dövüştürülmesi sonucunda, kalıp yüzeyine yatırılanmonte çivisi, 5/22'lik cam çivisidir bu, paduma dikişi dikilirkenkerpetenle tek tek çıkarılır, bu çıkarılan çiviler yere atılır.
Bu çivileri mıknatısla toplar, bir kutuya koyardım, akşam temizliğinde yerleri ve tezgahı süpürürken. İşte bu çivileri ertesi gün sabahtan akşama, elimde bir çekiçle, önümdeki bir tahta takozun üzerinde doğrultmaya, düzeltmeye çalışırdım elime vura vura. Elim yaralanır, patlar, parmaklarım kan içinde kalırdı. Avucumun içi ve parmaklarımın kenarları hep su toplardı, sonra da su toplanan yerler kızgın çekiç sapıyla dağlanırdı usta tarafından, nasır olurdu. Usta ve kalfa da yan alaylı, "İşte bak, zanaatı öğreniyorsun" derlerdi. Gerçekten de bu işlem zanaatı öğrenmenin başlangıcıydı ve kendi kendime, bakarak, izleyerek öğreniyordum.
Başka bir çare de yoktu. Düzelttiğim bu çivileri kalfalar ağızlarına doldururlar ve saya monte ederken kullanırlar, çakarlar ve bunları yeniden düzeltirdim. Bazen ben, kutuda toplanan bu çivileri, hiçkimsenin olmadığı zamanlarda ceplerime doldurur, doğru helaya giderdim ve helanın deliğine atardım hepsini. Usta farkına vardı bunun ve beni çekiç sapıyla dövdü. Bu çivileri doğrultmak zorundaydım.
Usta yeni çiviye para vermek istemezdi çünkü. Kilosu altı yedi liraydı bu çivilerin o zaman. Günde bir kiloya yakın düzeltirdim bunlardan. Ama hep elime vurduğum için, elim yaralandığı, parmaklarım kanadığı için azaltırdım bunları, atardım helanın deliğine.
İki üç yıl çivi düzelttim ve sonunda yavaş yavaş çekiç tutmasını öğrendim ve çivi çaktırmaya, eski ayakkabı tamir ettirmeye başladılar bana ve ben tezgahın bir köşesine oturuyordum artık.” (Yılmaz Güney, Hücrem, Güney Yayınları, s.96-97, 2002, İstanbul)
Bunları okurken ustamın gerçekten bana meslek öğretmek derdi mi var, diye düşündüm. Açıkçası merak ediyordum. Ve direk soracaktım. Çünkü, küçücük çivileri düzeltmenin ekonomik tasarrufu çocuk aklıma yatmıyordu. Başka bir nedeni olmalıydı. Ustaya sorduğumda tabii ki kızdı, öfkelendi, bağırdı çağırdı.
“Beğenmiyorsan çalışma, oğlum! Tutan mı var seni?” dedi. Bütün cesaretimle, “Çalışmam usta. Ama Allah aşkına bu çivi düzeltmek nedir? Bana söyle” dedim. Ustanın cevabı hayat derslerimden biri oldu: “Oğlum, sizin gibi çırakların aklı hep başka şeyler de olur. O çivileri düzelttiğin sürece aklına bir şey gelmez. Avare neyin olmazsın. İşten de kaytarmazsın.”
Kazım Usta’yla son konuşmamız oldu. Ve Ceyhan’da yaşadığım sürece bir daha selam bile vermedim.
“ELİM SANATA DÜŞER USTA”
“Hücrem”deki anlatının dışında sinemada ve edebiyatta çokça örnek bulabiliriz. Ancak 1980’de İzmir’de Muammer Özer’in İzmir’de çektiği “Çıraklar” belgeselinden söz etmeden geçmek olmaz. İzmir’de sigortasız çalıştırıldıkları için direnişe geçen çırakların kişisel hikayesine de odaklanan belgesel, çocuklar kadar kadınların da ne denli ağır koşullarda çalıştırıldığının belgesi aslında. Ayrıca İzmir ve semtleri adıyla belgeselde yer alır. 1963 ve sonrası doğumlu olan çırakların içinde yaşı çok küçük olanlar da var. Ancak, dillerine vuran heyecana rağmen kararlı ve düzgün cümlelerle konuşurlar. Yüzleri görünmez. Adları bilinir sadece. Belgesele Refik Durbaş’ın şiirinden Zülfü Livaneli’nin bestelediği “Çırak Aranıyor” şarkısı da eşlik eder.
“Elim sanata düşer usta/Yürek acıya/Ölüm hep bana/ Bana mı düşer usta?”
Başta Hüsnü Görmüş olmak üzere belgeselde konuşan çocukların payına ne düştü acaba? Bu satırların yazarı olarak 9 yaşında ekmek parası kazanmaya başladım. 10 yaşında çıraklık yapmaya başladığımda, kimse yaşımı ve boyumu sormadı. Benden sonra çocuklar çırak olmaya ve küçücük boylarını aşan işlerde çalışmaya devam etti. Nizamnameyi okuyunca “O iş senin boyunu aşar” lafının ne için söylendiğini bir daha düşündüm. Bu dünyada boyunu aşan işlerde çalışan çocuklara selam olsun….