“Annemi korumak için babamdan vazgeçtim.”

Bazen tek bir cümle, yıllarca konuşulmuş onlarca cümleden daha fazla şey anlatır. Bu söz de onlardan biri. Bir yetişkinin yıllar sonra dönüp çocukluğuna baktığında kurduğu bu cümle, aslında birçok insanın sessizce taşıdığı ortak bir hikâyeye işaret ediyor. Çünkü boşanma ve ayrılık süreçlerinde çocuklar çoğu zaman yetişkinlerin sandığı gibi olaylara haklı-haksız penceresinden bakmazlar. Onlar mahkeme kurmaz, delil toplamaz, kimin ne kadar hata yaptığını hesaplamazlar. Onlar yalnızca hissederler. Evin içinde yükselen sesleri, kapanan kapıları, sessizliği, gözyaşlarını, kırgınlıkları hissederler. Ve çoğu zaman kendilerine şu soruyu sormazlar:

“Kim haklı?”

Onun yerine şu soruyu sorarlar:

“Kim daha çok üzülüyor?”

Çünkü çocuklar için sevgi, çoğu zaman koruma isteğiyle iç içedir. Özellikle ebeveynlerinden birinin daha çok ağladığını, daha çok acı çektiğini ya da daha yalnız kaldığını düşündüklerinde, onun yanında durmayı bir görev gibi hissedebilirler. İşte tam da bu noktada görünmez bir yük omuzlarına bırakılır. Aslında onların taşıması gerekmeyen bir yük. Bir çocuğun görevi anne ve babasının duygusal yaralarını sarmak değildir. Ancak birçok çocuk, farkında olmadan bu rolü üstlenir. Kimi annesini üzmemek için babasıyla arasına mesafe koyar. Kimi babasını yalnız bırakmamak için kendi duygularını bastırır. Kimi ise ebeveynlerinden birinin yanında durabilmek adına diğerinden uzaklaşır. Bu bir tercih gibi görünse de aslında çoğu zaman bir tercih değildir.

TARAF TUTMAZLAR

Çocuklar taraf tutmazlar.

Çocuklar korumaya çalışırlar.

Fakat çocuk zihniyle verilen bu sadakat kararlarının bedeli bazen yıllar sonra ortaya çıkar. Terapi odalarında sıkça duyduğumuz cümlelerden biri şudur:

“Ben aslında babama kızgın değildim.”

Ya da:

“Annem çok üzülüyordu, onun yanında olmak zorunda hissettim.”

Yıllar geçer, çocuk büyür, kendi hayatını kurar. Fakat geçmişte verilen o sessiz sözler yaşamaya devam eder. Kimi zaman suçluluk duygusu olarak, kimi zaman eksiklik hissi olarak, kimi zaman da kaçırılmış yılların hüznü olarak…

Çünkü çocuk, bir ebeveyni korurken çoğu zaman diğer ebeveynle kurabileceği ilişkinin de bir kısmını kaybetmiştir. Oysa bir çocuğun anne ve babasını aynı anda sevme hakkı vardır. Birini severken diğerine ihanet etmiş hissetmeden…

Birinin yanında dururken diğerini kaybetme korkusu yaşamadan…

Ne yazık ki ayrılık süreçlerinde yetişkinlerin öfkesi, kırgınlığı ve hayal kırıklıkları bazen çocukların dünyasına da taşınabiliyor. Eş olarak yaşanan çatışmalar, fark edilmeden ebeveynlik ilişkisine karışabiliyor. Böyle zamanlarda çocuklar kendilerini görünmez bir sadakat sınavının içinde bulabiliyorlar.

Ancak unutmamamız gereken önemli bir gerçek var: Boşanma, eş ilişkisinin bitmesidir; ebeveynliğin değil. Çocukların ihtiyacı olan şey, kimin haklı olduğunu öğrenmek değildir. Onların ihtiyacı olan şey, her iki ebeveynlerini de özgürce sevebilecekleri güvenli bir alana sahip olmaktır. Çünkü çocuklar sevginin bölünebilen bir şey olduğunu düşünmezler. Bir ebeveyni sevdiklerinde diğerinden eksiltmezler. Bu korku yetişkinlere aittir. Bu nedenle ayrılık yaşayan her anne ve babanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Çocuğum gerçekten benim yanımda mı duruyor, yoksa beni korumaya mı çalışıyor?”

Bu sorunun cevabı bazen yıllar sonra ortaya çıkan birçok yaranın da cevabıdır. Çocukların çocuk kalmasına izin vermek, onlara verebileceğimiz en büyük hediyelerden biridir. Çünkü hiçbir çocuk, annesini koruyabilmek için babasından vazgeçmek zorunda kalmamalıdır.