İlkokul döneminden itibaren ne kadar şanslı bir coğrafyada yaşadığımızı öğrenip durduk. Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumu hakkında hemen hemen her derste, sosyal hayatta, medyada benzer cümleler tekrarlandı durdu. 

Asya ile Avrupa’nın köprüsü, Orta Doğu’nun yıldızı parlayan ülkelerinden, dünyada tarım üretimi ile bir dönem kendi kendine yetmeyi başaran önemli bir üretim ülkesi olan Türkiye. Semavi dinlerde söz edilen ‘Bereketli Hilal’, önemli tarihi ve dini olayların başladığı, insanlık tarihine yön veren bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Üç kıtaya hakim olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kurulan genç Cumhuriyet ile Anadolu toprakları ile çevrelense de sınırlarımız yüzyıllarca onlarca farklı medeniyetten, dilden, etnik ve dini gruptan milyonlarca insanın bir arada yaşadığı bu coğrafya ortak kültürün şekillenmesi, birbirimizden bir şeyler alıp vermemizi, dünya vatandaşı olarak yaşamamıza olanak sağladı birçoğumuz bunun farkında olmasa da.

Bugün birçoğumuzun büyük keyifle tükettiği yiyecek ve içeceklerin önemli bir bölümünde coğrafyamızın bize kattığı bu birliktelik duygusunun payı var. Aynı mahallede yaşayan farklı gelenek ve göreneklere, gündelik yaşam formlarına sahip olan komşular birbirlerini tanıyarak sosyal yaşamda birbirilerinden gördüklerini deneyimleyerek birliktelik kültürünün en önemli anlarını deneyimledi.

Ortodoks Rumların, Musevilerin önemli günlerini, geleneklerini İslam dinine mensup kişiler öğrendi, tanık oldu, saygı duydu. Aleviliğin, Sünniliğin, Şafiliğin kendine özgü rutinlerini ve deneyimlerini farklı inançlara mensup kişiler tanıdı, yine komşularına saygı duydu.

Bu çok kültürlü yaşamın en büyük artısı ise hoşgörü iklimi oldu. Bu hoşgörü ortamında gerçekleşen komşuluk ilişkileri ise sosyal yaşamda en çok sofralarımıza etki etti.

KAVGAYI BIRAKALIM

İspanya’daki zulümden kaçıp Osmanlı topraklarına daha güvenli bir yaşam için gelen Museviler boyozu getirdi İzmir’e. Girit’in midye kültürü yine İzmir’de bu kez Mardinlilerin elinde hayat buldu.

Balkanların kokoreçi, Kayseri’de yaşayan Ermenilerin et ürünleri (pastırmaya varan hikaye), Orta Doğu kültürünün şerbetli tatlıları (baklava), et ve kebap yemekleri aynı coğrafyada yaşayan herkes için ortak yeme-içme kültürünün yansıması haline geldi.

Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığı yoğurt ise Avrupa ve Amerika’da ‘Yunan Tipi Yoğurt’ olarak önemli bir markaya dönüştü. 

Cağ kebap ile benzerlik gösteren döner ise işçi akımı ile Almanya’ya giden Türk işçiler ile bambaşka bir boyut kazandı. Bugün Alman döneri olarak ifade edilen yemek dünyanın dört bir yanında farklı versiyonlarıyla milyonlarca insanın tanıdığı bir lezzete dönüştü. 

Yunanlar pideyi pitaya dönüştürdü döner ‘gyro’ oldu ve dünyanın farklı yerlerine Yunan döneri olarak ulaştı ve ünlü oldu.

Baklava ise klasik Orta Doğu tatlılarından biriyken Anadolu toprakları aracılığıyla gittiği her yerde farklı bir ülkeye aitmiş gibi anlatıldı, tanıtıldı. Lezzet sınırlarımızı aştı özetle.

Bugün kuru milliyetçiliğe kurban edilen ve ‘Bizim yemeğimizi çaldılar’ sohbetlerine konu olan tüm yiyecek ve içeceklerimiz aslında bu birlikteliğin simgesi. Aynı topraklarda yaşayan, aynı şeyleri yiyip içen kişilerin kendilerince kattığı yorum bu kişilerin gittiği ülkelerde hayat buldu.

Kendini en iyi şekilde anlatanların tanındığı günümüz dünyasında bir ürünün kökenlerine ulaşmak oldukça kolay ancak bunun nasıl isimlendirileceğini en iyi pazarlayan kişiler karar veriyor.

Çocuksu kavgaları bir kenarı bırakıp bu bereketli toprakların ürünlerini en iyi şekilde pazarlamaya odaklanarak kendimizi anlatmak daha kolayken komşularımızla kavga etmeye hiç ama hiç gerek yok.