“Tanrı düşüncesine dayalı toplumsal bir kurum”

“İnsanların doğaüstü güçlere, kutsal saydıkları türlü varlıklara, tanrılara ya da tanrıya inanma, tapınma biçimine katıldıkları gizemsel olgu”

Sözlüklerde genellikle tanımı yapılan ‘Din’ olgusu çocukluktan beri kafamı karıştırdı durdu. Müslüman ve bu dinin kurallarına göre bir ailede büyümüş olmama rağmen, bu yaştada, inançlar ve yöntemleriyle ilgili kafa karışıklığımı hala yenmiş değilim. Bazı soruları o yaşta büyüklerime sorma cesareti gösterdiğimde ise hep belirsiz cevaplar verildi bana. Ya “Günah” dediler ya da “Çok kurcalama kafayı yersin” dediler. Tabii ki ben ikinci şıkkı seçtim! Sonradan anladım, soyut şeylerin bilimle açıklanamayacağı içindi sorularımın cevaplanamayışı...

Annem hep ‘Dinimiz mantık dini’ der, der de benim mantıksız bulduğum bir şey var. Doğru bir taneyse niye mezhepler, tarikatlar bir sürü kollara ayrılıyor. Hangisini kullanacağız derken; Tanrının içimde, olduğunu ve dinin de vicdanımla Tanrı arasındaki iletişimimin olduğunu keşfettim!

Kimse benim nasıl ibadet edeceğimi, Tanrı ile nasıl iletişim kuracağımı söyleyemez…

Önce dinleri anlamaya çalıştım. Okudum. Anladım, sayılır. Sonra bir de mezhepler çıktı karşıma, ne tuhaf. Dinler ayrılıyor, içinde bir daha ayrılıyorlar. Anlam vermeye çalışırken, tarikatlar var bir de.

İslam ülkeleri neden batıdan geri? Neden Ortadoğu sefalet içinde? Böylesine hoş görü ve barış içinde olmamızı öğütleyen bir dine mensup ülkeler neden hep savaş halindeler? Peki Türkler ne oldu da Müslüman oldu? Hemen araştırdım!

“Türkler sanıldığı gibi İslamiyet’i seçmediler. Bu dini bekledikleri ve üç günde kabul ettikleri de doğru değildir” der, İlber Ortaylı

ARAP KAYNAKLARI

Arap kaynakları ve batılı kaynaklar, Türkleri ilkel ve barbar yaratıklarmış gibi gösterebilmek için eski Türk dinini aşağılamışlardır. Örn: İbn Fadlan ve Tamim bin Bahr; Türkleri Tanrı'ya inanmayan ya da ateşi Tanrı olarak kabul eden bir toplum olarak tanımlamıştır. Tamim bin Bahr Türklerin çoğunun Mecusi (Zerdüştlük) inancına bağlı olduklarını, ateşe tapındıklarını, kimilerinin de Mani dinine inananlar olduklarını belirtmiştir.

Oysa Türkler’in Zerdüştlüğe inanışı, Orta Asya'da başlamıştır. Sasanlılar döneminde Zerdüştlük içinde bir tarikat olarak ortaya çıkmış olan tek tanrılı Mani dini de bir Ön Türk dinidir ve Sasanlı toprakları ile Orta Asya'da yayılmıştır.

İbn Fadlan da Türklerin hiçbir dinle ilgilerinin olmadıklarını ve Tanrı'ya inanmadıklarını yazmıştır ama eğer Türklerin bir zulme uğradıklarında ya da sevmediği bir şey gördüklerinde başını gökyüzüne kaldırıp “Bir Tengri” dediklerini de itiraf eder.

Batı kaynakları ise genelde Türk halklarını ata ruhlarına ve doğa varlıklarına tapınan ilkel toplumlar olarak göstermeye çalışmışlardır…

Böylece Türkler, önce Araplar sonra da Hıristiyanlar, özellikle de Ruslar, tarafından savaşlar, katliamlar ve baskılar sonucu İslam ve Hıristiyanlık gibi Semitik dinleri kabul etmeye zorlanmışlardır.

Resmi tarihe göre Türkler İslam dinini hiçbir zorlama olmadan kendi istekleri ile severek kabul etmişlerdir. Çünkü İslam'a girmeden önce Türklerin eski dini inançları İslam inancına yakındır ve İslam'ın getirdiği üstün ilkeler Türklerin ruhuna ve manevi yapısına uygun düşmüştür

Oysa Türkler 670'lerden 740'lara dek Araplar’ın yaptıkları katliamlar ve uyguladıkları sistematik terörle Müslüman olmuşlardır. 70 yıl kadar süren Türk-Arap savaşlarının sonucunda 100 binin üzerinde Türk katledilmiş, 50 binin üzerinde Türk genci köle ve cariye yapılmış, ...

Türk şehirleri yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiş, tarihi eserler yok edilmiş, “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiçbir zaman yerine getirilmeyip, “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.

Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi o güne dek tarihlerinde görmemişlerdir.

TARİHİ GERÇEKLER

Bu tarihi gerçekler, İslam'a zarar gelmesin düşüncesiyle gizlenmekte ya da söz edilmemektedir.

Bu tarihi bilen İslamcı çevreler ise Müslüman Arapların Türklere saldırmalarını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak onları İslam'a boyun eğmeye zorlamak biçiminde yorumlarlar.

“Kıtat-ul Türk” başlığı taşıyan bir hadisinde Türklerle savaşmanın özel bir anlamı olduğunu, kıyametin ancak Müslümanların Türkleri öldürmelerinden sonra kopabileceğini söylemiştir. Buhari’nin, “Es Sahih Kitab-ul Cihad” adını taşıyan peygamber hadislerini derleyen eserinde, İslam peygamberinin, “geniş yüzlü, küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi Türklerle öldürülmedikçe kıyamet kopmaz” dediği belirtilmektedir.

Ancak Arapları Orta Asya’ya saldırmaya iten en önemli neden, savaşa katılan Arapların kısa zamanda büyük servetlere sahip olmalarıdır.

Çöllerde yoksulluk içinde yaşayan bedevi Araplar, savaşa katılan askerlerin, yüksek maaş ve ganimetlerle kısa zamanda büyük bir zenginliğe kavuştuklarını görürler. Bu nedenle Araplar arasında savaşa katılma isteği artar ve Arap yarımadasının dışına çok büyük bir Arap göçü başlar

Yalnızca İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent,Samarkent gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüde Arap aileleri yerleştirilir. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve ailece yapılan bu göçler, bir yandan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla işgal edilmesine, diğer yandan da Arap egemenliğinin bölgede daha kolay yerleşmesine ve İslam'ın yayılmasına yardım eder. Sonuç olarak Araplar, yaptıkları büyük katliam ve yağmalardan çok büyük servetler elde etmişlerdi.

İslamcı yazar Zekeriya Kitapçı bile Arapların yapmış oldukları bu zulmü inkar edemez: “Kuteybe Buhara'da had-i zatında bir İslam inkilabı yapmıştır. O, eski ve orta çağlar boyunca Ari, Sami ve Hindi dinlerinin merkezi ve buluşma yeri olan bu şehirde, İslamiyet'in önüne çıkan, bütün dinleri yasaklamış, mabedleri kapatmış, buralardaki heykelleri parçalamış ve halkın tek tercihi olarak, hem de keskin bir şekilde Müslüman olmalarını istemiştir. Bu, İslamiyet namına bir terör değil miydi? Değerli tarihçi Narşahi buna 'hayır' demekte ve şu ilginç yorumda bulunmaktadır: 'Öylece ister istemez Müslüman olmuşlardı... İşte İslam dini bu şekilde Buhara'da yayılmış ve halk da şeriatın hükümlerini uygulamaya mecbur bırakılmıştı...

Ve böylece şehirde küfrün bütün izleri silinip süpürüldü. Zerdüştlüğün alametleri yok olup gitti; bunların yerine birçok mescid yapıldı. Kuteybe bu yolda büyük gayretler sarfetti ve İslamiyet'e uymakta ihmali görünenleri cezalandırmayı da ihmal etmedi”

Arapların Türk yurtlarına saldırma cesareti göstermelerinin en büyük nedeni, Orta Asya'da merkezi güçlü bir devlet olan Türk Kağanlığı'nın aralıklarla yıkılıp yeniden kurulması ve bu sürelerde Türklerin kendi aralarındaki anlamsız ve amansız savaşlardır.

552 yılında kurulan Türk Kağanlığı, 588 yılında doğu ve batı kağanlıkları olarak ikiye bölünmüştü. Doğu ve Batı Türk Kağanlıkları 630 yılına dek 48 yıl egemenlik sürmüş, sonra da yıkılarak Çin'i yöneten Tabgaç Türkleri’nin egemenliğine girmişlerdi. Batı Türk Kağanlığı 28 yıl daha Tabgaçlara bağlı olarak yaşamış ve 658 yılında da tümüyle yıkılmıştı ortadan kaldıran Orta Asya'nın doğusundaki 2. Doğu Türk Kağanlığı ise 682-745 yılları arasında yaşamış ve bu dönem, Tabgaçlar, Basmıllar, Karluklar, Kırgızlar, Uygurlar gibi diğer Türk halklarıyla olan bitmek bilmeyen savaşlarla sürüp gitmiştir.

Bu dönemde Orta Asya'nın batısında ise tam bir otorite boşluğu oluşarak, Türk şehirleri küçük, güçsüz ve sürekli birbiriyle savaşan Türk beylikleri tarafından yönetilmiştir.

Bu durumdan yararlanan Araplar, Orta Asya'nın batısındaki Türk yurtlarında yaptıkları eşi görülmemiş katliamlarla İslam'ı yayma fırsatı bulmuşlardı. Ancak İslam, Kafkasya üzerinden diğer bir Türk yurdu olan Karadeniz bozkırlarına yayılamamıştır.

Bu bölgeye egemen olan Hazarlar 650'den, Hazar Devleti'nin yıkıldığı 1000'e dek Araplarla savaş halinde olmuşlar ve en şiddetli savaşlarını 651-763 yılları arasında sürdürmüşlerdi.

Taberistanlı tarihçi Ebu Cafer Taberi'nin (838-923) erken İslam tarihini yazdığı “Tarih Al Resul ve Al Muluk ve Al Hulafa” adlı eserinden derlenen Türklerin İslam'ı kabul etmelerinin gerçek tarihi şöyledir, der.

Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir. Türk beylikleri, bu bölgedeki Buhara, Samarkent, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamuktan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.

Bu üretimlerinin yanı sıra altın madenleri çalıştırıyorlardı. Özellikle adı zengin şehir anlamına gelen, Samarkent’in zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartsa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun ırmağını geçmeye pek cesaret edemiyorlardı. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2 bin 700 kişilik bir ordu ile Fergana’ya kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun ırmağının altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu.

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar ve önce civar halkların dillerini Arapçalaştırır. Haraç karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri alır. Adı İslam tarihine kan dökücü zalime çıkmış olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek onu Irak genel valiliğine atar. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler de başlamış olur… Merak edenlere / Bilgiler Arif Erman Şamanizm ‘Adıyla örtülen Tengricilik’ kitabında alınmıştır…

Not: Ateist ya da deist falan değilim. Araştırmadan, okumadan uydurulmuş kuralları din diye insanoğlunun vicdani değerleriyle kandırılmasına karşıyım. Hristiyanlık’ta da, Musevilik’te de Müslümanlık’ta da… Çünkü “Cevapları diz çökerek ve gözleri kapalı arayanlardan, daha cahil ve işe yaramaz insanlar yoktur” Nietzsche. Ve böyleleri insanoğlunu her türlü, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, felakete götürür…