Milletçe Arapça’ya olan bağlılığımızın nedeni din. Trajikomik olan konu da Arapça’yı anlamamamız! Yere Arapça adres yazılı bir kağıt parçası atmışlar. Bulanların çoğu; kağıdı öpüp anlına koymuş! Hıristiyanlara bakalım; kitapları, konuştukları dil… Arapça konusunda bu kadar manipülasyona kalmamızın nedeni açıkçası budur. Anlamamak! Anlayamamak! Her Arapça yazıyı dua sanmamız, çocuklarımıza kutsal saydığımız, bu dil ile ilgili isimler koymamız bazen Türk kültürüne de yakışmıyor doğrusu!..

Sanem; Arapça’da put demektir, Necla’da şaşı demek mesela... Gülsüm ise gariban, zavallı kimsesiz kişi, Cennet bahçesi olarak bilinen İrem ise Allah’ın gazabına uğrayan sahte cennettir. Aleyna; mesela, yine sıkça kız çocuklarımıza koyduğumuz bir isimdir ama onun da anlamı üstümüze bela, sıkıntı aksındemek! Kezban ismi Kuran’da geçiyor diye kızlarımıza veriyoruz ya aslen Kezban yalancı demektir. Çocuğa bu ismi koyanlar, yalancı, yalancı; diye sesleniyorlar! Mesela, Bekir, ‘deve yavrusu demek. (Bu arada Hz. Ebubekir’in ismi Abdullah’tır, Ebubekir lakabıdır, bunu karıştırıp mevzuyu karıştırmayın. Rümeysa mesela gözü çapaklı kadın demek. Ve yine mesela çocuklarına Saniye;Rabia, Selase,Vahide; gibi anlamlı ve kutsal isim koyduklarını zannedenlerin aslında onlara numara verdiklerinden haberleri var mı! Vahide dediğinde birinci, Saniye dediğinde ikinci, Selase üçüncü Rabia dediğinde de dördüncü demek oluyor ve kutsallıkla alakası yok... Çünkü Arap kültüründe, kız çocukları insandan sayılmadığı için, kızı olanlar onlara isim vermez numara verirlermiş! Kısacası örnekler tonla ama buraya sığmaz şimdi... Peki biz Türkler neden çocuklarımıza anlamadığımız Arap, İbrani, Sasani ve Pers milletlerinin isimlerini veriyoruz. (ya da kimi Avrupa dili ailesinden olan)
Ecdadımızdan gelen bu saçma sapan geleneği, bu aymazlığı neden hala bitmek tükenmek bilmez bir inatla sürdürüyoruz. Orhun Anıtları’nda; Türk beyleri” Türk adını bıraktı, Çince adlar alıp Çin kağanına bağlandı; diye sitem edilmektedir* diye yazar... (Ki bu özensizlik, bu densizlik İslam öncesi Sasani ve Pers adlarını hükümdara ve ailesine veren Anadolu Selçukluları’nda yapılmış en büyük aymazlıktır!) Ve devamında da bu özensizlik ve aymazlık ve dilimizin bilinçli asimilasyonu Osmanlı ile doruk noktasına erişti... Bunu durdurmaya bu günkü Cumhuriyet de yetmedi, yetemedi maalesef! -Yani sonuç itibarı ile hakikaten çok merak ediyorum, milletçe neden bu özensizliğe, bu saçmalığa, bu densizliğe ve bu aymazlığa ısrarla devam ediyoruz.” Mustafa Durmuş/Tomris’ten Rabia’ya
LEVHANIN HİKAYESİ
Size bir de yaşanmış ilginç bir hikaye anlatayım. Bir argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsü… Resimdeki levhanın hikayesi şöyle…
“Bu levha Necmeddin Okyay’a ait ebruyla süslenmiş ve “celi sülüs” yazı çeşidiyle yazılmış olan ibaresi ile meşhur… İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermeniler’den Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açmıştı. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her geçen gün bir öncekini aratmaktaydı. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943’un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte’ye, Nisan başında ise Viyana’ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan’da Berlin’i kuşattılar. Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalan Hitler ise savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti. Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayımlamıştı. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı. Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan’ın şakağına dayadı. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına döndü ve ağzından, “Şimdi b.ku yedik” cümlesi döküldü. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu: “Ne dedung? Ne dedung?” Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı: “Simdi b.ku yedik”. O anda sanki bir mucize oldu. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız Türkçesi ağzıyla, “Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam” yani “Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim” derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu. Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardı. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar. Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardı. Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin’e kadar gelmişlerdi ve 1945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken üç Sovyet askerinden biri de Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov idi. Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştı. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanıştılar ve gazeteciyi evlerine davet ettiler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlattılar. Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylediler. Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi ve Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mucellid Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gitti. Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi (şimdi b...ku yedik) duyunca şaşırdı. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karşılaşıyordu. Hemen “Yazarım” diyemedi, düşünmek için zaman istedi ve kendisi de Almanya’da cilt eğitimi sırasında yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul etti. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyleyerek bu fotoğrafını görmüş olduğunuz “celi sülüs” levhayı hazırladı. Levhanın etrafı “Hatip ebrusu” ile süslendi ve Almanya’ya doğru yola çıktı. Levhanın hikâyesi işte böyle… Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsü… Emin Barın, dostlarına daha sonraları “Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım” diyecekti. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürüldü ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla haber oldu… “ Murat Çalık-Tarihin Gerçekleri
Ve son söz Yusuf Has Hacip’ten gelsin:
“Aklın güzelliği dil ile dilin güzelliği söz ile kişinin güzelliği yüz ile yüzün güzelliği göz ile olur.”