Saygı Yazısı; “Babeuf Davası”-1-

Bugün şöyle düşündüm kendi kendime: Acaba yaşamın amacı ya da aslolan nedir? Tonguç’un dediği gibi; “İnsan halkına faydalı bir iş yapmadan ölmeye utanmalıdır” mı, yoksa dışarısı yangınlı bir işgal altındayken, minicik avucunda buz gibi bir parçacık erdemi sıkı sıkıya tutmak mı?… Bazen, diyorum ya bazen, hani öylesine susup kalırsınız ya, hani argo deyimle hayattan düşersiniz ya… Öylesi bir huzursuzluk var içimde bugün…

Belki gece yağmur yağacak, tuhaf esiyor hava. Ben, hiçbir zaman bitmeyen bin tane projeyle; bir kadının boynundaki inciler gibi görünen yıldız manzarasına bakıyorum. Sanırım çok özlüyorum, çok kıskanıyorum, çok özeniyorum hâlâ. Neye olduğunun çok önemi yok. Ölü şairlerin yaşayan aşk dizelerine biten günün hüznü bulaşınca, ister istemez; “Kalk bakalım koca tembel, iş yap biraz! Biraz daha soluk almayı biraz daha yaşamaya dönüştür” diyorum içimden…

Bundan 22 yıl önce kaybetmiştik “Edebiyatın Cumhurbaşkanı” diye anılan kocaaa Vedat Günyol öğretmeni…

Vedat Günyol (Tam adı Ahmet Vedat Günyol) 16 Mart 1911’de İstanbul’da doğar. Saint Benoit ve sonra da Galatasaray Lisesi’nde okur. Ardından İ.Ü. Teknik Fakültesi’ni bitirir. Çok iyi derecede Fransızca bilmesini, doktorasını Paris’te yapmasına borçludur. (1937) Neyse, hocanın “düz” bilgilerini herkes, her yerden bulabilir; ben size bana her zaman çok ilginç gelmiş olan bir hikâyeden söz etmek istiyorum bu yazımda.

Vedat Günyol’un birçok çevirisinin yanında bir çevirisi başına öyle belalar açmıştır ki; ben okudukça hayıflandım, kurcaladıkça içime incecik şişler soktular gibi oldu. Biraz da gülümsedim tabi… Vedat Günyol çok zor bir şeyi başarmıştır o muhteşem yazılarının yanında. Bir dergiyi anıtlaştırmıştır. E kolay mı, Yeni Ufuklar gibi edebiyat tarihimizde haklı olarak bir kale gibi duran bir derginin, 17. sayısından itibaren 275. sayısına kadar aralıksız çıkmasını sağlamak her yiğidin harcı değil… (Derginin ilk sayısı Şubat 1952’de yayınlanmıştır. Vedat hoca Ekim 1953’ten, Kasım 1976’ya kadar dergiyi hem yönetmiş hem de yazılarıyla Türk edebiyatına ışık tutmuştur.)

Uzatmayalım; sözü edilen çeviri kitap “Devrim Yazıları” adıyla bildiğimiz kitaptır. Yazarı ise Fransız Devrimi’nde idam edilerek öldürülmüş, tarihin ilk sosyalist kuramcısı Gracchus Babeuf’tür. Hoca, bu kitabı kendisi gibi ışıklı bir başka çevirmenle, Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte çevirmiştir. 1964’te…

Vedat Günyol, yıllar sonra Atilla Özkırımlı’ya bu tuhaf ve gülünç anısından söz ederken şöyle söyler: “Devrim Yazıları, eşin dostun önerisiyle yayınlandı: 1964 yılında, iki binlik bir baskıya. Eserin aşağı yukarı hiçbir yankısı olmadı. Beş buçuk ay içinde satıla satıla yedi yüz kadarı satıldı. Gürültüsüz patırtısız, yedi yüz aydının kafasında yankılar uyandırarak doldurmak üzereydi altı aylık hayatını (ve) savcılıkça kamu davası açılma süresini. Ama yayın hayatının altı aylık süresini doldurmadan Devrim Yazıları birden göze batıverdi…”

Peki ne oldu da birdenbire göze batıverdi bu çeviri kitap? Bunu anlamak için dönemin Türkiye siyasetine bir göz atmakta fayda var.

1964 yılındayız. Albay Talat Aydemir olayı Türkiye’de suları bir daha durulmayacak şekilde bulandırmış durumda. Talat Aydemir 5 Temmuz 1964’te idam edilmeden önce, ölüm hücresinde her nasılsa Devrim Yazıları kitabını okuyor. Ölümü üzerinden bir hafta geçmeden de ardında bıraktığı eşyaların içinden bu kitap çıkıyor ve bir anda günün olayına dönüşüyor kitap. Çetin Altan, Milliyet gazetesinde “Devrim Yazıları” başlığıyla, Babeuf’ün 37 yaşında giyotine gitmeden önce karısına ve çocuklarına yazdığı o onurlu, korkusuz ve meydan okuyan mektubundan parçaları yayınlıyor köşesinde.

“Dostlarım, sonsuz karanlıklara bürünmek üzereyim… Ne kadar dürüst olunabilirse o kadar dürüst olduğumu sanıyorum, ama… ah dostlarım, son dakikalarımda bunları düşünmek ne acı!.. Çocuklarım, davaların en güzeli uğruna canımı feda ettiğime pişmanım sanmayın; bu dava uğrunda bütün emeklerim boşuna gitmiş de olsa, ödevimi yapmış sayıyorum kendimi… Dostlarım, beni anımsayacağınızı, sık sık anacağınızı umarım. Hepinizi çok sevdiğime inanırsınız elbet. Ben sizin mutluluğunuzu herkesin mutluluğu ile bir anda düşünmüştüm. Sizi mutluluğa kavuşturmanın tek yolu buydu bence. Ama bunu başaramadım… Allahaısmarladık. Dünya ile aramda küçük bir bağ kaldı: Günışığı yarın onu da koparacak. Açıkça biliyorum bunu. Katlanmaktan başka çare yok. Kötüler benden güçlü. Savaşı bırakıyorum. Tertemiz bir vicdanla ölmenin de tadı var. Benim için tek acı, yürekler acısı olan, sizden ayrılmak, canım dostlarım, en çok sevdiklerim!.. Bir kez daha allahaısmarladık, son bir kez. Erdemli bir uykunun koynuna dalıyorum!”

Şimdi dönemin hikâyesine dönelim. 27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmiş ve hâlâ ülke yönetiminin hangi çizgide ilerleyeceği konusundaki ayrılıklara bir çözüm bulunamamıştı. Ya da Kore fatihi Talat Aydemir ve onun gibi düşünen subaylar buna inanıyorlardı. 27 Mayıs’ın Menderes’in Demokrat Partisini deviren basit bir ihtilal olarak kalmaması gerektiğini; toplumun her tabakasında tam bir reform sağlaması gerektiğine inanan subaylar, özellikle Adalet Partisinin yükselen bir kamuoyu oluşturmasını kaygı verici olarak nitelemiş ve sonunda da kaynaşma artık “görülür ve duyulur” bir hale gelmişti. İktidardaki İnönü önlem almak gereğini hissederek, 20 Şubat 1962 günü; hükümet ve Genelkurmay iş birliğinde kimi atama ve gözaltıları başlattı. İstihbaratı alan muhalif askerler derhal direnişe başladılar. 20 Şubat gecesi Talat Aydemir’in komutasındaki Kara Harp Okulu’na gitmesi iktidar yanlısı ordunun diğer kanadını telaşlandırdı ve Meclis Muhafız Taburu alarma geçirildi. Aydemir’e bağlı bazı komutanlar tutuklandı. Aydemir ve onu destekleyen iki albay görevden alındı. Daha doğrusu başka bir göreve atanarak kontrol altına alınmak istendi. Tam da bu noktada Aydemir bu “zorunlu” atamayı reddetti. Bunu Genelkurmaya bildiren Albay Aydemir, çok daha sert bir tepkiyle karşılaştı. Tayinde ısrarlıydı Genelkurmay. Ve daha fazla destekçinin gözaltına alınması sağlandı. Bunun üzerine o sırada Kara Harp Okulu’nda olan Aydemir, okulu bitirme aşamasında olan komutasındaki altı yüz kadar asteğmeni çevresine toplayarak, onlara durum değerlendirmesi yaptı ve direniş resmen başlamış oldu. Asteğmenler komutanlarını teslim etmemek ve harekâta destek vereceklerine dair yemin ettiler. Aynı saatlerde Genelkurmayda da hummalı bir telaş vardı. Albay Aydemir’in yerine Kara Harp Okulu’na atanan Albay Semih Sancar, okula geldi ama okul muhafızları bu atamayı tanımadıklarını bildirip, Albay Sancar’ı etkisiz hale getirdiler.

Ötede alev bütün Ankara’yı sarmaktaydı. 229. Piyade Alayı Komutanı İhsan Erkan da gözaltına alınacağı istihbaratıyla, komutasındaki birlikleri teyakkuza geçirmiş; harekât yanlısı tavrıyla beklemeye başlamıştı. Harp Okulu’nda başlayan gerilim şimşek hızıyla Tank Okulu’na, Süvari ve Muharebe Okulu’na sıçramış; Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi ve Jandarma Okulu da harekâta destek vermişlerdi. Çok geçmeden Meclis Muhafız Birliği de Aydemir’in komutasına girdi. 22 Şubat günü ortalarında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın yeni atanan komutanı, yine alayda görevli Binbaşı Fethi Gürcan tarafından etkisiz hale getirilerek, bu alayında kontrolü ele alındı.

Bütün bunlar olurken; Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü ve tüm kuvvet komutanları toplantı halindeydi. Kuşatılmış olarak… Tarihin dönüm noktalarından biri olan bu anda, Albay Aydemir’in aldığı karar onun sonunu hazırlayan olayların başlangıcı olacaktı. Aydemir; içeridekilerin zarar verilmeden serbest bırakılmasına, sadece TBMM’nin feshedilip, ilgili atamaların durdurulmasına karar verdi.

Hükümet ve Genelkurmay, Albay Talat Aydemir’in isteklerini reddettiler. Sadece bununla kalmayıp; İnönü’nün baskın olduğu bir bildiriyle, eğer harekât kansız bir şekilde bitirilirse, kimseye ceza verilmeyeceğine dair söz verdiler.

Albay çok düşünmedi… Komuta ettiği birliklerin alarm durumunu kaldırdı ve ertesi gün… tutuklandı. Harekâtı destekleyen subaylarla ilgili af yasası aciliyetle çıkarıldı ve Albay Aydemir emekliye ayrıldı. O yıl Kara Harp Okulu son sınıfının tamamı okuldan atıldığı için okul o dönem mezun vermedi.

Sular kaynadığı gibi aniden duruluverdi.

Şaşırtıcı ve hâlâ tartışılan darbe girişiminin başarısızlığının nedeni yıllar sonra İnönü’ye sorulduğunda İnönü şöyle diyecekti: “Ben ölmeyi göze almıştım. Talat’sa öldürmeyi göze alamadı. İnanç, inançsızlığı her zaman mağlup eder.” (Meraklısına Not; Bu ilk başarısız darbe girişiminin ardından içeri atılan Aydemir içeride; “İsmet’i asacağım” demiş; bunu duyan İnönü de Albay Aydemir’i sürekli kuşkuyla izlemiştir.)

Biz Babeuf’e dönelim.

“Bütün politik ve töresel kurumların egemen sınıfın baskısını yasallaştırmaya çalıştığını görüyoruz. Yöneticiler vurguncuların suç ortağıdır; yasalar da, azınlığın çoğunluğu soymasına yetki veren “ bu dünyada yoksulun yoksul kalması” gerektiğini tekrarlamaktadır…”

Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol’un çevirdiği kitabın içine doğru baktığımızda yukarıdaki gibi sınıf savaşımının kuramsal bildirileriyle karşılaşıyoruz ve iyice gergin olan ortamda bu savlar son derece kışkırtıcı bulunuyor. Çetin Altan’dan başka 4 gün boyunca genç kalem Aziz Nesin’in Akşam gazetesinde çıkan, “Açlığın Ölümü Şarkıları” adlı yazı dizisi de kovuşturma görüyor. Ötede siyaset ve ordu gerilmişken, bu cephede Babeuf ve aydın kimlikler de bu kaynaşmaya dâhil oluyor. Attila Bartınlıoğlu, Babeuf’ten yaptığı yirmi -otuz satırlık bir alıntı için 7,5 yıl hapis cezasıyla tehdit ediliyor. Devrim Yazıları elden ele dolaşırken, savcılık devreye giriyor ve mahkeme kitabın toplatılmasına karar veriyor. (13 Ekim 1964)

Şu iktidarların, - tarihin hangi döneminde olursa olsun - yasakçı ve korkutmacı tavrı çok gülünç geliyor bana. E tabi gülünç, “Ben devletim, yaparım” tavrına “Ben de sanat adamıyım, yazarım ya da söylerim” tavrının geleceği belli değil mi? Bu çekişme yüz senelerdir bitmedi, pek biteceğe de benzemiyor. Uzatmayalım; kısa bir süre sonra Melih Cevdet Anday bir bildiriyle çıkıyor yasakçı zihniyetin karşısına. Biraz da “delice bir cesaretle” ve tek başına bunu yapıyor. Her ne kadar Türk Edebiyatçılar Birliği adına imzalansa da bu bildiri, herkes biliyor ki bu kınayan bildiriyi Melih Cevdet yazmıştır ve yeni bir özgürlükçü sanatsal cephe açmaya çalışmaktadır.

TÜRK EDEBİYATÇILAR BİRLİĞİ’NİN BİLDİRİSİ

Türk Edebiyatçılar Birliği Başkanı tanınmış eleştirmen, denemeci ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu ile birliğimiz üyelerinden tanınmış eleştirmen ve çevirmen Vedat Günyol’un 18. yüzyıl büyük Fransız düşünürlerinden biri olan Babeuf’ten dilimize çevirdikleri “Devrim Yazıları” adlı kitap kovuşturmaya uğramıştır. Türk Edebiyatçılar Birliği Yönetim Kurulu, bu konudaki düşüncelerini kamuoyuna açıklamayı görevi sayar:

1 – Büyük Fransız Devrimi’nin ileri gelen düşünürlerinden biri olan Babeuf, demokrasinin ve özgür düşüncenin yaratıcılarından ve savunucularındandır. Onun ve çağdaşı olan düşünürlerin gerçekleştirdikleri o büyük devrim ise, bugün her ileri ve uygar toplumun benimsediği demokratik düzenin temelinde yer almaktadır. Demokratik düzen içinde bulunan bütün dünya toplumları onu da okutup tanıtmaktadırlar. İnsanlığın özgürlüğü ve mutluluğu için hayatını vermiş olan Babeuf dünyanın hiç bir ülkesinde kovuşturmaya uğramamıştır.

2 – Babeuf ve onun katıldığı büyük devrim, Fransız aristokrasisine ve papaz sınıfına başkaldırmış, tufeyliliğin temizlenmesine önayak olmakla bugün bizim de içerisinde bulunduğumuz batı demokrasisinin kurulmasına yol açmıştır. Bu bakımdan Babeuf’ün Türk toplumunda kovuşturmaya uğraması ve yasaklanması sadece aykırı bir davranış olmakla kalmaz, bugünkü anayasa düzenimizin ve demokrasimizin dayanaklarını inkar etmek ve kaynaklarını kurutmak olur.

3 – Ayrıca bu davranış çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabası içinde bulunan Türk toplumunu Ortaçağ’a döndürmek anlamını da taşır. Bu gidişle yarın, Ortaçağ köylü ihtilallerinden, öbür gün İlkçağ köle isyanlarından bahseden yazıların ve kitaplarında yasaklanmasına gidilirse hiç şaşmamalı. En iyisi ihtilalsiz ve isyansız bir dünya tarihi hazırlatıp bütün Türklere onu ezberletmektir. Ancak böyle bir tarihte, Türkiye’den mutlakiyet idaresini temizlemiş olan Atatürk ihtilaline ve bugünkü anayasayı getirmiş olan 27 Mayıs devrimine nasıl yer verildiği söz konusu olmayacak mıdır?

4 – Babeuf’ü yasaklamakla, 170 yıl sonra Fransız aristokrasisini ve papazlarını savunarak acaba elimize ne geçeceğini sanıyoruz? Babeuf’ten zorba kralların ve hırsız papazların öcünü almak bize düşmez kanısındayız.

5 – Bugün bu koşullar içinde Türk aydını şaşkın ve üzgün durumdadır. Onun yaptığı tarihsel bir araştırma bile kovuşturmaya uğrarsa, yetkili yöneticilere düşecek olan başlıca görev, bizlere okuyabileceğimiz ve okuyamayacağımız, çevirebileceğimiz ve çeviremeyeceğimiz bilimsel eserlerin listesini vermek olmalıdır.

Türk Edebiyatçılar Birliği, bütün Türk aydın ve düşünürleriyle birlik olduğuna inanarak, bu olayı bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş, toplumumuzu küçük düşürücü bir darbe olarak gördüğünü belirtir ve kamuoyu önünde protesto eder.

Bildirinin yanı sıra Taksim’deki Atatürk Anıtı’na bir de çelenk konmasına karar verir aydınlar. Neden basittir? Nasıl olur da bir kitap yasaklanır, toplatılır? Onu çeviren aydınlar hakkında dava açılır? Bu çelenk koyma eylemine tekrar döneceğiz ama önce Vedat Günyol’un o günlerdeki -bence- çok masum görüşlerine bir göz atalım. Diyordu ki hoca; “Harvard Üniversitesi’nde dinleyici olarak bulunduğum sıra beş kitap tanıttı çok değerli bir profesör. Bunlar arasında Kafka’da vardı ve tanınmıyordu Türkiye’de. Döner dönmez çevirip tanıttım. O sıralarda nedense Kafka’nın adı komüniste çıktı… Haydarpaşa Lisesi’nde okuyan yeğenim, “Edebiyat öğretmenimiz bir kitap özeti istiyor” dedi, benden kitap adı sordu. Ben de Kafka’yı tavsiye ettim. Özetlemiş, götürmüş. “Aaa, sakın bir daha bunu gösterme, bu adam komünist” demişler. Çocuk bana geldi. “Amca başımı yakıyordun komünist şeyler vermişsin bana” dedi… Ancak bir 10 yıl kadar sonra Kafka’nın komünist olmadığı çıktı ortaya…”

Kafka’nın bile komünist olduğundan kuşkulanan iktidar cahilleri, tarihe utanç izleri bırakmaktan başka bir işe yaramadıklarını ne zaman anlayacaklar acaba?

(DEVAMI VAR)