Günlerdir 17 yaşındaki gencin yaptığı saygısızlığı, terbiyesizliği konuşuyoruz. Herkes haklı olarak ateş püskürüyor. Çocuğun cezalandırılması isteniyor; ama odak noktasında onu bugünlere getiren ailesi ve öğretmenleri var. Aslında onların da sürece dahil edilmesi bekleniyor. 

Aykırı'nın haberine göre, şahsın ifadesi şöyle: "Ben hareketi yaptığım sırada fotoğrafın Mustafa Kemal Atatürk olduğunu bilmiyordum. Pişmanım." 

Benim de cevabım şu: Yemezler! 

Tutuklama kararını veren 4. Sulh Ceza Hakimliği ise tutuklama gerekçesinde iu ifadelere yer vermiş: "Eşsiz Türk tarihi içerisinde bu milletin milli ve manevi huzurunda baş üstünde yer etmiş bir kişiye onun fotoğrafı aracılığıyla hakaret edilmesi ilgili kişiye zarar veremeyeceği gibi mensubu olduğu bu aziz milletin kendisine ve ilkelerine daha bir azimle sahip çıkmasına vesile olur."

Efsane değerlendirme, değil mi? İşte bu genç, kanunen çocuk, bunu fark edemeyecek kadar cahil. Önce bu sorunun çözülmesi gerekiyor. Gençler kimlerin eliyle, neden ve nasıl bu kadar cahil kaldı? Demek ki aile ve öğretmenlerden sonra sıra politikacılara geliyor. Sunay Akın'ın dediği gibi, “Beyler bu ülkenin gençlerine nasıl kıydınız!“

Bazıları yerinde duramıyor. Yok daha çocukmuş, yok bu özgürlükmüş... Geçin bu zırvalıkları. Saçma sapan paylaşımlar yapılmış sosyal medyada, 
camide alkol almakla, kadir gecesinde  insanların inancıyla dalga geçe geçe meyhane pozu paylaşmakla, Atatürk'e yapılan terbiyesizliği birleştirmişler. Medeniyet için bunların özgürlük olduğunu kabullenmek lazımmış. 

Hatırlatmak lazım, ne demek özgürlük? Her haltı yiyip adına "özgürlük" diyemezsiniz. Birinin özgürlüğü diğerinin özel alanına, kutsal saydığına dokunduğu an biter. Özgürlük saygı ile başlar. Medeni olacaksanız, işe hakaretten değil saygıdan başlayacaksınız. 

Çocuksa cezanın yöntemi tartışılır, buna tamam. Ama kendi 17 yaşımı düşünüyorum, arkadaşlarımı... Neredeyse 20 yıl öncesinin gençliğini... Hata yapmadık mı, rezil olmadık mı... Çocuklukta, gençlikte hepsi olur. Ancak bir ülkenin hele hele doğup büyüdüğün, doyduğun ülkenin, her karışı atalarımızın kanlarıyla sulanmış bizim ülkemizin kurtarıcısına hakaret etmek mümkün olur muydu! Kızarlar diye değil, suç diye değil, sevgimizden, saygımızdan yapamazdık! Bırakın küfrü hakareti, 
her 10 Kasım'da, saat 9'u 5 geçe ağlayan çocuklardık! Sahi, o siren sesinde hala  ağlayan kaç kişi kaldık? 

Şimdi, kendi ait olduklarına, başkalarınınkine bir küçük pay bırakmayacak kadar tutunanlar ile hiçbir konuda aidiyet hissetmeyenlerle "kutsalı" tartışıyoruz. Eleştiri yok hakaret var. Saygı yok, yok sayma var. Tarihine sahip çıkma yok, kültürsüzlük var. 

İnsan düşünmeden edemiyor. Anne babalar, öğretmenler, politikacılar haydi bir düşünsün. Savaş meydanlarında ömür geçiren Atatürk ve silah arkadaşlarının, gazi dedelerimizin, cephe gerisinde yoklukla, yalnızlıkla geleceği kuran ninelerimizin, Tokat'ın taşlı yollarından savaşa katılan 15'lilerin, 1915'te şehit düştükleri için mezun olamayan Sivas Lisesi öğrencilerinin, Çanakkale'de 276 kilogramlık top mermisini kaldırırken kemiklerinin çatırtısı duyulan Seyit Onbaşı'nın hakkı bizlere helal olur mu?