Denizde, küçük bir canlı düşünün. Basit bir gözü, ilkel bir sinir sistemi ve yön duygusu vardır. Tek amacı, tutunabileceği sağlam bir kaya bulmaktır. Sonunda aradığı kayayı bulur, oraya sıkıca yerleşir. Artık beslenmek için denizin getirdiklerine razıdır; iyi kötü, ne gelirse onu alır. Denizi kirliyse ömrü kısalır, bundan da kaçamaz; çünkü bırakıp gidemez. Kayaya yerleştikten sonra beynine de ihtiyaç kalmaz. Sinir sisteminin büyük bölümünü emer, temel yaşamsal işlevlerini yerine getireceği küçük bir sinir düğümüyle baş başa kalır. Bu küçük canlının adı Deniz Tulumlusu.
Şimdi de başka bir canlı düşünün: Ahtapot. O da omurgasız, o da denizde. Ama ahtapotun 500 milyon nöronu var ve şaşırtıcı olan, nöronların üçte ikisi kollarında. Yani adeta bütün bedeniyle düşünür, dokunur, karar verir. Kavanozun kapağını açar, labirenti çözer, kabuk toplayıp kendine barınak yapar, avını takip edip tuzak kurar. Durmadan dünyayı yoklayan bir beden, durmadan çalışan bir zihin. Aynı denizin iki akrabası, iki farklı yaşam seçeneği: biri güvenliği ve durgunluğu seçer, diğeri merakı ve hareketi.
Bilim insanlarını yıllardır düşündüren soru şu: Beyin aslında ne için vardır? Düşünmek için mi? Yoksa hareket edebilmek, yeni durumlara uyum sağlamak ve doğru kararlar verebilmek için mi?
Yanıt, düşündüğümüzden daha yalın olabilir. Günümüz sinirbiliminin önemli görüşlerinden biri şudur: Beyin öncelikle hareketi yönetmek için evrimleşmiştir; düşünme, planlama, hayal kurma ve problem çözme gibi daha karmaşık zihinsel işlevler, bu hareket sisteminin üzerine inşa edilmiştir. Sinirbilimci Daniel Wolpert de deniz tulumlusunu tam bunu anlatmak için örnek gösterir: Bir canlının beyne duyduğu ihtiyaç, büyük ölçüde hareket edebildiği sürece vardır.
Eğer beyin hareket etmek için evrimleştiyse, şu soruyu sormamız gerekir: Nasıl bir hareket?
Bir koşu bandında televizyona ya da aynı noktaya bakarak atılan binlerce adım mı? Yoksa yön bulmayı, denge kurmayı, dokunmayı, koklamayı, esnemeyi, değişen koşullara uyum sağlamayı gerektiren hareketler mi? Fark önemli. Londra'nın binlerce sokağını ezbere bilmek zorunda olan taksi şoförlerinin beyni incelendiğinde, hafızanın ve yön bulmanın merkezi hipokampusun arka bölümü çoğu insanınkinden iri çıkmış; hem de direksiyonda geçen yıllar arttıkça büyümüş.
Şimdi kendimize dönelim. Beynin bunca sevdiği hareketi, yön bulmayı, doğayı farkında olmadan hayatın kıyısına ittik. GPS yolu bizim yerimize hatırlıyor, asansör bir katı bizim yerimize çıkıyor, market kapıya geliyor, ekran dünyayı bizim yerimize keşfediyor. Hiçbiri kötü değil; hepsi hayatı kolaylaştırdı, biz de sevdik. Ama hareket alanımız sessizce daraldı. Kayaya tutunan deniz tulumlusu gibi, kımıldamadığımız bir hayata yerleştik. Biz deniz tulumlusu değiliz. Bizim yaklaşık seksen altı milyar nöronumuz var ve hepsi yerli yerinde. Seçeneğimiz de var , hareket etmek.
Yeniden tasarlamak büyük bir programla başlamaz. Kapının önünde on dakika, asansör yerine bir kat merdiven, oturmayı bölen kısa aralar, arada haritasız bir yürüyüş. Küçük ama sizin olan adımlar. Ve en iyi zaman yarın değil, bugündür.
Sandalyeyi biraz geri itin. Kapıdan çıkın. Doğaya doğru yürüyün.