Yan masada oturan bir çift. Erkek yola gözlerini dikmiş, kadın da peçeteyi sürekli katlıyor. Konuşmuyorlar, birbirlerine bakmıyorlar, sadece aynı masada oturuyorlar. Büyük bir sessizlik. Eyvah!
Fırtına öncesi sessizlik mi bu? Yoksa fırtına sonrası enkaz sessizliği mi? Kim bilir... Artık konuşacak enerjileri bile kalmamış gibi.
Oysa bir zamanlar saatlerce konuşan, birbirine dokunan, gülen iki insandılar. Şimdi ise yan yana ama ayrı düşmüş gibiler. Eminim ilişkilerin başlangıcında beyinleri dopamin, endorfin ve serotonin gibi "mutluluk hormonları" ile doluydu. Sonra zamanla bu coşku normale döndüğünde ise yeni bir ilişki evresi başladı. Zamanla söylenen sözlerazaldı, suskunluklar çoğaldı. Ve suskunluk dayanılmaz hale geldiğinde yerini öfkeye bıraktı.
Peki neden öfkeleniyoruz? Neden tartışıyoruz? Aslında bu birbirimizi daha az sevdiğimizden değil. Sadece neyi, nasıl söyleyeceğimizi bilemediğimizden, dinlemeyi çoğu zaman beceremediğimizden. Yoksa birbirimizi kırmak, incitmek istediğimizden değil. Bir yol bulamadığımızdan, iletişim kuramadığımızdan.
Psikiyatrist Dr. David Burnssağlıklı bir iletişim için üç temel kuraldan söz eder:
1. Duyguları açıkça ve doğrudan ifade etmek.
2. Savunmaya geçmeden dinlemek.
3. Kızgınlık ya da hayal kırıklığı yaşansa bile saygıyı korumak.
Neden yapamıyoruz bunları? Çünkü yanıt belki de beynimizde gizli. Beyin, özellikle yakın ilişkilerde “tehdit” algısını çok çabuk devreye sokar. Eleştiri mi var, ses mi yükseldi? Beyin, bunu çoğu zaman “tehdit” olarak algılar ve alarm moduna geçer. O an mantıklı düşünmemizi sağlayan prefrontal korteks devre dışı kalır; yerine daha ilkel beyin bölgeleri devreye geçer. Yani o anlarda aslında biz konuşmayız. Bizim yerimize beynimizin "savaş-kaç ya da sus" mekanizması devrededir. O yüzdendir ki en masum cümle bile saldırı gibi duyulabilir.
'Neden, niye, nasıl' ile başlayan cümleleri beyin artık soruolarak algılamaz. Şöyle duyar: “Yetersizsin.Başaramadın. Yanlışsın". Ve sonuç: ya saldırırız ya da susarız.
İşte bu yüzden tartışmalar çoğu zaman bir haklılık savaşına döner.
Karşımızdakini anlamak değil, kendimizi ispatlamak isteriz.
Çünkü beynin tehditle başa çıkma yollarından biri kontrolü ele geçirmektir.
Bu da ilişkilerde “senin duygun değil, benim duygum önemli” tavrına dönüşebilir.
Oysa o anda Dr. David Burns'a göre ihtiyacımız olan üç şey var:
*İyi dinleme,
*Kendini doğru ifade etme
*Saygı gösterme.
Çoğumuz zaman zaman iyi dinleyici olamayabiliyoruz. Sabır yetmiyor, empati zor geliyor. Eğer onu iyi dinleyebilsek, sözlerinden onun doğrularını yakalayabilsek, onun gözünden görebilsek, kendimizi savunmaktan vazgeçer, kaliteli iletişim için ilk adımı atmış oluruz.
İyi dinledik şimdi sırada kendimizi ifade etmek var.
"Ben üzüldüm.”
"Kendimi iyi hissetmiyorum."
Sadece kendi duygularımızı dürüstçe ve yargılamadan paylaşmak karşı tarafı savunmaya zorlamaz.
Ve her şeyin temelinde saygı. Karşımızdaki kişinin değerlerine, duygularına saygı göstermek, suçlamadan, saldırmadan yaklaşmak ilişkilerde fırtınaları dindirir.
Karşındaki kişiyi değiştiremezsin, ama sen kendini değiştirebilirsin.
En son ne zaman sadece karşındakini anlamak için saygıyla dinledin ve kendini doğru ifade ettin? Bayram başlangıç olsun, ne dersiniz!
İyi bayramlar.