Beğendiniz. Kırmızı, askılı bir elbise... Vitrinin tam ortasında. İçinizden bir ses “çok güzel, yakışır” diyor. Çoktan mağazadan içeriye girdiniz. Sonra birden durdunuz: "Bu yaşta bu renk olur mu, üstelik de askılı, el alem ne der?" Elbiseyi denemeden satıcının şaşkın bakışları altında hemen mağazadan çıktınız. Dışarısı çok sıcak. İnce bir elbise ne iyi olurdu,serinletirdi! Sonra fark ettiniz ki sorun askılı elbisede değil. “El alem ne der?" cümlesinde. Bu cümle askılı elbiseyi de giydirmez, bir hayali de yaşatmaz. Gidilmeyen bir yolculuk, yazılmayan bir kurs, söylenmeyen bir “hayır”, belki geç kalınmış bir arkadaşlık. Hepsinin önünde aynı bekçi durur: EL ALEM

Peki kimdir bu el alem? Yüzü yoktur, adresi yoktur ama hükmü herkesten ağırdır. Gerçek bir insan değildir, zihnimizin kurduğu görünmez bir seyircidir. Bir asır önce bir düşünür, kendimizi hep bir aynadan seyrettiğimizi söyledi: Karşımızdaki insanın gözünde nasıl göründüğümüzü hayal ederiz, o hayalden bir yargı çıkarırız, sonra o yargıya göre utanır ya da gururlanırız. Yani gördüğümüz şey biz değiliz, başkasının bizi gördüğünü sandığımız haldir. Charles Cooley bunu “ayna benlik” olarak tanımlamış.

Peki bu ayna yalnız sizde mi? Hayır, herkeste var. İşin tuhafı da bu: Karşınızdaki de kendi aynasına baktığı için sizi hiç görmez. Mağazadaki satıcı askılı elbisenizi çoktan unuttu; o da bir başkasının 'ne der'ini düşünüyor. Herkes kendi aynasının önünde, kendi seyircisinin karşısında. Kapıda sizi bekleyen bekçi yok.

Bekçi yoksa neden hala endişe içindeyiz? Utanç üzerine yıllarını vermiş bir araştırmacı, Brené Brown, bu korkunun altında aidiyetin yattığını söyler: En derinde, topluluğun bizi aralarına almamasından, dışarıda kalmaktan korkarız. “El alem ne der?” derken aslında sorduğumuz şudur: Hala sizden biri miyim?

O halde ne yapabiliriz?

Belki de en iyisi, bu el aleme bir isim sormaktır. Bir istekten, bir arzudan vazgeçerken kendinize sorun: Bunu kimden saklıyorum? Önce “herkes” dersiniz. O herkes yüzsüz, kocaman bir kalabalıktır. Üstüne gidin, adlarını sayın. Çoğu zaman iki üç isimde biter. Bazen de tek bir isimde. Belki o kişi sizi çoktan unutmuştur, adınızı bile anmaz ama siz hala onun bakışına göre giyinirsiniz.

Bir soru daha: O kişi gerçekten size bakıyor mu, yoksa onun yerine siz mi kendinize bakıyorsunuz? El alemin gözü, çoğu zaman sizin kendi gözünüzdür. Sert olan o değil, sizsinizdir.

Bu hafta küçük bir denemeye ne dersiniz? "El alem ne der?" diye yapmadığınız küçük bir şeyi yapmaya, kırmızı askılı elbiseyi o mağazadan almaya... İstediğiniz o seyahate çıkmaya, çılgınca dans edip şarkı söylemeye... Çünkü bir gün geliyor, dönüp bakıyorsunuz; hayatınızın, el alem için almadığınız askılı elbiselerden, söylenmeyen şarkılardan, edilmeyen danslardan kurulduğunu görüyorsunuz. El alem çoktan evine gitti, ışıklarını söndürdü. Sahnede kalan bir siz varsınız. İsterseniz perdeyi indirirsiniz. İsterseniz bu sıcak günlerde o kırmızı askılı elbiseyi alıp giyersiniz. Dışarısı hala çok sıcak. Ama artık terlemek zorunda değilsiniz.