Yerel yönetimlerde çalışan memurlar için sosyal denge tazminatı yıllardır yalnızca bir ek ödeme kalemi değil aynı zamanda insanca yaşam mücadelesinin önemli bir dayanağı olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada, bu hak ya tamamen ortadan kaldırılıyor ya da “yasal sınır” denilerek fiilen budanıyor. Karşıyaka Belediyesi’nde sosyal denge tazminatının kaldırılması, Buca ve Bayraklı Belediyelerinde ise yüzde 120 sınırına çekilmesi; emekçinin alın terine vurulan yeni bir darbedir. Buna karşılık iş bırakma eylemlerinin başlaması ise bir tepki değil, zorunlu bir haykırıştır.

Çünkü mesele yalnızca bir oran meselesi değildir. Mesele, emeğin sistematik olarak değersizleştirilmesidir. Toplu sözleşme dediğimiz mekanizma, emekçinin kazanım elde ettiği bir zemin olmak zorundayken, bugün ne yazık ki mevcut hakların dahi korunamadığı bir alana dönüşmüştür. Oysa toplu sözleşme “kazanımla” anlamlıdır. Elindekini kaybettiğin bir düzenin adı toplu sözleşme değil, açıkça hak gaspıdır.

Her yıl aynı tabloyu yaşıyoruz. Masaya oturuluyor, büyük beklentiler yaratılıyor, fakat sonuçta emekçinin cebine giren değil, cebinden çıkan konuşuluyor. Enflasyonun her ay katlanarak arttığı, temel ihtiyaçların bile karşılanamaz hale geldiği bir ekonomik tabloda; memurun gelirinin azaltılması kabul edilebilir değildir. Zaten geçinemeyen kamu emekçisinin elinden bir de sosyal denge tazminatını almak, açıkça “yaşama mücadelesine müdahale” anlamına gelir.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu noktaya nasıl gelindi? Cevabı açık. Hükümetle masaya oturan ve kendisini emekçinin temsilcisi olarak sunan ancak gerçekte iktidarın politikalarına teslim olan sarı sendikacılık anlayışı, bu tablonun en büyük sorumlusudur. Sosyal denge tazminatının yüzde 120 ile sınırlandırılması yetmezmiş gibi, bu hakkın idarecilerin iki dudağı arasına bırakılması; emekçinin geleceğini belirsizliğe mahkûm etmiştir.

Bugün belediyelerde yaşananlar tesadüf değildir. Bu, yıllardır adım adım örülen bir politikanın sonucudur. Önce haklar sınırlandırıldı, sonra keyfi uygulamalara zemin hazırlandı, şimdi ise tamamen ortadan kaldırılmasının önü açılıyor. Bu zincirin her halkasında emekçi kaybetti.

Oysa kamu emekçisinin sorumluluğu her geçen gün artıyor. Yerel yönetimlerde çalışan memurlar, kent yaşamının sürdürülebilirliği için kritik görevler üstleniyor. Sosyal hizmetten altyapıya, planlamadan kriz yönetimine kadar geniş bir alanda ciddi yük taşıyorlar. Buna rağmen karşılığında gördükleri şey, ekonomik daralma ve hak kaybıdır. Bu tablo adil değildir.

Unutulmamalıdır ki, haklar keyfiyete göre verilmez, keyfiyete göre geri alınamaz. Hukukun, emeğin ve toplumsal adaletin olduğu bir yerde kazanımlar korunur, geliştirilir. Ama bugün yaşananlar, bu ilkelerin ne kadar aşındığını açıkça göstermektedir.

İş bırakma eylemleri bu nedenle sadece bir sendikal refleks değil, aynı zamanda bir var olma mücadelesidir. Bu eylemler, “artık yeter” diyen bir iradenin sahaya yansımasıdır. Çünkü emekçi biliyor ki; susarsa kaybedecek, konuşursa en azından direnecektir.

Gelinen noktada yapılması gereken açıktır. Öncelikle sosyal denge tazminatı üzerindeki keyfi ve sınırlayıcı düzenlemeler kaldırılmalıdır. Toplu sözleşme süreçleri gerçek anlamda demokratikleştirilmeli, emekçinin iradesi masaya yansıtılmalıdır. Ve en önemlisi, emekçinin temsilcisi olduğunu iddia eden yapıların gerçekten emekten yana olup olmadığı sorgulanmalıdır.

Çünkü bu düzen değişmediği sürece, her yıl aynı yazıyı yazmaya devam edeceğiz. Aynı kayıpları, aynı mağduriyetleri, aynı hayal kırıklıklarını konuşacağız.
Ama unutulmamalıdır: Emek susmaz. Gecikir, bastırılır, ötelenir ama eninde sonunda kendini hatırlatır. Bugün belediyelerde başlayan bu ses, yarının daha büyük mücadelesinin habercisidir. Ve o mücadele, yalnızca bir tazminatın değil, onurlu bir yaşamın mücadelesidir.