Ara Güler’in: “Hayat dediğin küçük adamların hikayesidir. İngiltere kraliçesinin hayatı bir b..ka benzemez” dediği bir söz vardır. İlk duyduğumda çok etkilenmiştim. Yaşamlarımız acısız, pamuklarla bezenen çiçek bahçesi gibi olsaydı gücümüzü ve yaratıcılığımızı kullanabilir miydik?
Yanlış anlamayın dünyadaki adaletsizlikleri, mutsuzlukları ve çaresizlikleri övmek değil amacım. Fiziksel acılardan da bahsetmiyorum. Sözünü ettiğim şey yaşama dair anlam bulmak ve gücümüzü elimize almak için ruhlarımızın gelişmesinden bahsediyorum…
İnsanoğlu tarih boyunca imkansızlıklarla savaşmasaydı şu anda ne teknoloji gelişebilirdi ne de sanatsal faaliyetler… Belki de bu yüzyılda acıların çoğalması yeni keşifler elde etmek için evrenin bizi yaratıcı olmaya sürükleme biçimidir!
“Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.” İnsanoğlu bu sayede ruhun tekamülüne ulaşacaktır ya da oturup kendine acıyacaktır!
Bugün size Türk edebiyat dünyasındaki birkaç yazar ve şairlerin beni etkileyen acıklı hikayelerini yazacağım. Ne de olsa “Şairin hayatı şiire dahildir” demiş Cemal Süreya.
YAŞAR KEMAL
Soner Yalçın’ın Siz Kimi Kandırıyorsunuz kitabında, Gülriz Sururi’nin Bir An Gelir isimli kitabından aktardığına göre, genç bir tiyatrocu olan Gülriz Sururi, bir gün Taksim’den dolmuşa biner. Dolmuşta bir genç sürekli kendisine bakmaktadır. Sururi, bir süre sonra buna dayanamayarak dolmuştan iner, ama cüretkâr genç peşini bırakmaz. Birkaç adım sonra, iri yarı genç adam, genç kızın arkasından laf atar: “Hişt hişt… Küçükhanım, tanışabilir miyiz?” Esmer delikanlı, genç kadının “Polis çağırırım” sözü üzerine uzaklaşır. Gülriz Sururi, bu ısrarlı çapkınının ismini çok geçmeden öğrenecektir: Yaşar Kemal! Soner Yalçın’ın, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kızkardeşi ressam Mualla Eyüboğlu’nun anılarını anlattığı, Hitit Güneşi isimli kitaptan aktardığına göre; Yaşar Kemal nereye giderse gitsin, Mualla Eyüboğlu’na ateşli aşk mektupları göndermektedir. Eyüboğlu, Yaşar Kemal’in kendisine karşı duyduğu aşkı şöyle anlatır:
“Yaşar Kemal’i, ben Hasanoğlan’dan Ankara’ya Sabahattin ağabeyimi ziyarete gidip gelirken tanıdım. Ağabeyim tanıştırdı bizi. O zaman Göğçeli derdi kendisine. Daha Yaşar Kemal olmamıştı. Tertemiz yürekli, mütevazı bir gençti. O yıllar âşık oldu bana.”
“Yaratsaydı Tanrı eğer,
Kulluk ederdim ölünceye kadar,
Öldükten sonra da…” (Yaşar Kemal, Kulluk)
CEMAL SÜREYA
Tomris Uyar, Cemal Süreya ile ilgili: “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır.” Feyza Perinçek ve Nursel Duruel’in yazdığı Şairin Hayatı Şiire Dair adlı kitaptan alıntıları okuyunca bu tespitin ne kadar doğru olduğunu anlarsınız.
Kitaplarını yakan eşi karşısında yükselen öfkesi anlaşılabilir belki, ama yeşil zeytinli börek istediği, gibisi olmayan yar diye ilan ettiği ortaokul aşkı eşi Seniha Nemli “Peynirli börek bilirim, olmaz” deyince suratına tokadı yiyiverir. Daha tokadın şokundan çıkamadan da bir başka şok! Cemal Süreya jiletle bileklerini kesmektedir. Cemal Süreya’nın eşlerinin suratlarında patlayan tokatları ya da kimi zaman diş protezi taktırtmaya vardıracak şiddeti söz konusu.
Cemal Süreya’nın iki ayrı eşinden iki çocuğu oluyor: Seniha Nemli’den olan kızı Ayçe için Süreya’nın yazdıkları şöyle:“Ayçe beni ve benimle ilgili hiçbir şeyi sevmiyor. Öyle sanıyorum ki, İstanbul’da 15 günden fazla kalmaz. Seher Abla’ya benim için “Şimdiye kadar para yollamadı. Yüzüne sırf paramı almak için gülüyorum” demiş.” Zuhal Tekkanat’tan olan oğlu Memo Emrah ise hiç kimseyle, hatta yazıyla bile paylaşmak istemez babasını. Öğretmenine yalanlar söyler bu yüzden. Babasının yazmaktan sıkıldığını, bakkal dükkânı açacağını uydurur. Memo’nun fiziksel, hormonal ve ruhsal sorunları on yaşındayken başlar. Aşırı şişmanlayan Memo derslerinde de başarısızdır.
Memo büyüdükçe aile içinde huzur kalmaz. Babasının müzik setini, videosunu satıp silah alır. Bir dönem dini kitaplar alıp, sağcı örgütlerle bağlantı kurar. Bir süre hapse girip çıkar. Babasının son eşi Birsen Sağnak ile birlikte yaşadıkları evi işgal eder. Babasını kimseyle görüştürmez, telefon kablosunu koparır, yazılarını yırtar. Bir gün öylesine bunalır ki Cemal Süreya, eşi Birsen Hanım’a “Gel al beni buradan. Kurtar beni” der. Bir yandan da çok sevdiğini dile getirir. “Beni çok üzüyor. Ama gene de seviyorum. Ona bir şey olursa intihar ederim.”
Ölümünden kısa bir süre önce hastaneye kaldırılışı da iki ayrı tanıklıkla verilir kitapta. Birsen Hanım’a söylendiğine göre, Süreya uykudan kalkıp rakı içmek ister. Memo gürültüye uyandığında, buzdolabının önünde yerde bulur babasını. Memo olay gecesini halası Ayten’e ise şöyle anlatır: “Bir tıkırtı duydum. Kalktım, babam buzdolabının önünde. İçki alacak zannettim, su içeceğim” dedi. Kitapta olay gecesinin devamı şöyle anlatılır, bundan sonrası Memo’nun anlatımında bulanık. Memo Emrah’ın, Süreya’yı döverek ölümüne yol açtığı iddiasına ise annesi Zuhal Tekkanat karşı çıkar. Süreya’nın ölümünden 7 ay 2 gün sonra, Memo Emrah av tüfeğinin bir arkadaşının elinde ateş alması sonucu hayatını kaybeder.
“Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel”
Nazım Hikmet
“Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varnadan,
işitiyor musun, Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret,
deli hasret oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun?
Memet! Memet!”
Şairin hayatında 2 Memet var. Bu şiiri yazdığı Nazım Hikmet’in Münevver Andaç’tan olan oğlu Memet Nazım, diğeri Piraye’nin oğlu Memet Fuat. Şair, Memet Fuat’ı oğlu gibi sevdiği için kendi oğlunun adını da Memet koyar. Henüz 3 aylıkken terk etmek zorunda kaldığı Memet Nazım, artık Memet Andaç Borzecki. Milliyet Gazetesi’nden Halit Çapın ve Orhan Türel’in 28 Mart 1970 tarihli röportajında Memet hayatı boyunca sadece 15 gün görebildiği babasından adeta nefret etmektedir.
“Ben bütün yaşantım boyunca onu sadece 15 gün görebildim. Hepsi o kadar. 15 gün için karşıma çıkan bir adam ve bana söylenilen bir laf: İşte baban… Olmaz öyle şey!” ve ekliyor “Benim babam ve herşeyim annemdir.”
Sanki babasına inat, röportajda “Benim ismim Memet değil, Mehmet’tir ”diyor. 2010 yılında mezarının Türkiye’ye taşınması için uğraşan kişilere ise: “Babam, ruble karşılığında şiir yazan bir adamdı. Hasta annemi ve henüz 3 yaşında olan beni terk ederek yüzüstü bırakan ve başka kadınlara gitmiş bir adam için kılımı kıpırdatmam.” Kundaktayken terk edilmiş ve hayatı boyunca baba hasreti çekmiş bir çocuğun öfkesini anlamak mümkün. Ama tanınmış, topluma malolmuş kişilerin çocukları baba ya da annelerinin başarısının baskısı altında ezilebiliyor. Memet’in “Babamdan daha büyük bir şair olacağım, inanmadığım şeyleri de yazmayacağım, babam inanmadığı bir dolu şiir yazdı” ifadeleri de sanki buna işaret ediyor. Memed Nazım uzun yıllar Fransa’da yaşadıktan sonra Büyükada’ya yerleşir. Evinde babasına dair bir arşiv de bulundurmaz ama Nazım Hikmet’in tüm eserlerinin telifleri Memet Nazım’a ödenir.
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
Çocuk yıllarından itibaren tüm kazalar onu buldu, çeşitli rahatsızlık ve hastalıklar hiç peşini bırakmadı. Kızamık çıkardığı sırada ateşlendiği için kekeme kaldı. Tüm bunlar ruhunda derin yaralar açtı. Ailesi özellikle de babası, depresif hallerinin geçmesi için sürekli çabaladı.
Bu başına gelenler onu içine dönük, yalnız kalmayı seven birisi haline getirdi. Sürekli intiharı tezahür eden birisi oldu. Özellikle şiir yazarken dünyayla bağı tamamen kopuyordu. Her şeye rağmen şiir okurken kekelemeyen bambaşka bir insan oluyordu. Birçok şiir kaleme alan şair sevmeyi, sevilmeyi ve aşkı önemseyerek yaşasa da aşık olamadan, görücü usulüyle evlendi. Babası Lütfü Oğuzcan’ın amacı onu zorla evlendirmek değildi. Evliliğin iyi geleceğini düşünse de Ümit Yaşar için geçim sıkıntıları da evlilikle beraber geldi. Evlense de baba da olsa ruhsal çöküntüsü sürekli artış gösterdi ve intihar isteği giderek arttı. Kurulan yuvanın en büyük sorunu, Ümit Yaşar'ın başarısız intiharlarıydı. Ölüme bu kadar odaklanan bir babadan, ilgi ve takdir bekleyen Vedat hiçbir zaman umduğunu bulamadı. Babası çoğu zaman onu fark edemeyecek kadar kendi duygularına gömülü halde yaşıyordu.
Vedat Oğuzcan 17 yaşında olduğu sıralarda Galata Kulesi'ne çıkarak kendini ölümün kollarına bıraktı. Ümit Yaşar'ın başarısız 24 intihar girişimine karşın oğlu ilk denemede ölmeyi başardı. Bu ölümü en çarpıcı kılansa öldüğünde elinde olduğu iddia edilen nottu.
"Baba, öyle intihar edilmez, böyle edilir" notu, Vedat'ın ölümünden sonra Ümit Yaşar'a gerçek bir acıyı göstermiş oldu. Acıdan beslenen bir şair olarak en büyük acıyı da sarıp sarmaladı ve oğlunun ölümü için Galata Kulesi adlı şiirini kaleme aldı. Tanrı kimseyi evlatları ile sınamasın. Doğrusu bu kadarına gerek yok! Bu hikayelere baktığımda, acıyı yaratmakla, acıyı hissetmek arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum. Acı gerçeklerle boğuşmak lazım, bir gün cesaretimiz bize neşeyi getirecek…
“Sözleri tekrarlayarak yok eden çocuk gibiyim,
Acı çekmeyi öğrendiğimde ismimi de öğrendim” Didem Madak