Günümüz insanı büyük bir çelişki içinde yaşama devam ediyor. Hiç bitmeyen bir acele, koşuşturma, sürekli bir yere yetişme telaşıyla günlerimizi geçiriyoruz. Kalbimiz ve ritmimiz hızlanıyor, nefesimiz daralıyor sonuçta sanki hiçbir şey ilerlemiyor. Aynı günler tekrar tekrar yaşanıyor. Bedenimiz geleceğe doğru hızla koşsa da ruhumuz çoktan geri kalmış bir halde.
Güne başlar başlamaz yoğun tempo hayatımıza giriyor. Gözümüzü açtığımız an telefona bakıyoruz dünyayı kontrol etme derdine düşüyoruz. Güne daha tam başlamadan zihnimiz yüzlerce uyarıya maruz kalıyor. İşe gidiyoruz trafikte sinirleniyoruz ve yüzlerce haber okuyoruz. Beynimiz bir saniye bile mola vermiyor.
Modern hayatın en büyük çelişkisi: Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse nereye varacağını bilmiyor. Sürekli bir koşuşturma içindeyiz ama bu telaşın bizi nereye götürdüğünden emin değiliz. Bitmek bilmeyen işler, katlanan sorumluluklar ve sürekli artan bir tempo... Çağımız insanının yaşadığı trajedi tam olarak bu: Varış noktası olmayan bir yolda sürekli koşuyoruz.
İçimizdeki huzursuzluk, kalp atışlarımıza bile yansıyor. Sanki her an kaçırılacak bir fırsat varmış gibi tetikteyiz. Bir sohbetin ortasındayken aklımız ertesi günün işlerinde, akşam yemeğindeyken ertesi günün toplantısındayız. Evimizde bile içimizdeki "daha fazlasını yapmalıyım" sesinden kaçamıyoruz. Gün bittiğinde ise zihnimiz hâlâ çalışmaya devam ediyor, yastığa başımızı koyduğumuzda bile düşüncelerimiz koşuşturmayı sürdürüyor. Ne yazık ki tüm bu koşuşturma arasında asıl yaşamak istediğimiz hayatı ıskalıyoruz.
Hiç durup düşündük mü: Bu acele neden? Bu telaşın sonunda bizi ne bekliyor? Daha mutlu bir hayat mı? İç huzur mu? Yoksa sadece alışageldiğimiz bir koşma döngüsünün içinde mi debeleniyoruz? Çoğumuzun bu soruya cevabı "Bilmiyorum" olurdu, çünkü gerçekten bilmiyoruz. Bize sürekli "durmanın kaybetmek olduğu" öğretildi. Oysa insan bedeni bile sürekli çalışmaya programlı değil kalbimiz bile dinlenmek için durur, sonra yeniden atar. En dayanıklı organımız bile sürekli çalışmazken, biz kendimizi durmaksızın üretmeye zorluyoruz.
Çözüm aslında o kadar gizemli değil: Bazen sadece durmak gerekiyor. Evet, tam da herkesin koştuğu yerde durmak. Hız çılgınlığının ortasında frene basmak, bir adım geri çekilmek, kendi sesimizi duymaya cesaret etmek. Çünkü koşuşturma içinde kendimizi kaybediyoruz, ama durduğumuzda kendimizi buluyoruz. Sadece durduğumuzda hayatımızda neyin gerçekten önemli olduğunu görebiliyoruz.
Asıl yanılgımız, durmayı bir zayıflık işareti olarak görmemiz oldu. Yavaşlamayı geri kalmakla eşitledik. Oysa bazen en büyük ilerleme, duraksamakla gelir. Çünkü hayat hızlı olanın değil, anın farkına varanındır.
Belki de hepimizin kendine sorması gereken asıl soru şu: Kalbim bu kadar hızlı atarken, hayatım neden yerinde sayıyor? Ve en önemlisi: Ne zaman durup gerçekten yaşamaya başlayacağım?