Hitler’le beş çayı
“Yasaklanmış kitaplar odunlar gibi yığıldıktan sonra, birbiri ardı sıra yürüyen dokuz çığırtkan, yemin eder gibi, suçlayıcı, arındırıcı ve ahlakçı sözler söyleyerek ilerlemeye başladılar. Sırayla Marx, Freud, Heinrich Mann gibi seçkin düşünür ve yazarlara karşı kinlerini dile getirdiler ... çağrılardaki sloganlar 2. Wilhelm'in konuşmalarındaki ana sözcükleri anımsatıyordu: Marksizme karşı milliyetçilik, bilime karşı agnostisizm (bilinemezlik) , materyalizme karşı idealizm ve pasifizme karşı militarizm ... Yangın yerindeki görünüm kurban törenlerini andırıyordu. Öğrenciler duruma uygun elbiseler ve derneklerin üniformalarını giymişler ve ellerinde meşaleler taşıyorlardı ... Halk geriden izliyordu ve dinsel bir törendeki gibi hep bir ağızdan bağırarak eyleme katılıyorlardı. Zaten, eylem için gecenin seçilmiş olması da zaman yönünden önem taşıyordu. Gecenin gizemliliği, beklentiyi, kendinden geçişi ve heyecanı arttırıyordu ...” (Nazizm ve Kültür, Lionel Richard, Kalem Yay. , 1985, Ankara, Sayfa 100 - 101)
Peyami Safa’nın 1930’lardaki Nazi faşizminin yükselişine bağlı olarak ani dönüşümünden söz ederek bitirdiğimiz bir önceki yazımıza kaldığımız yerden devam edelim. Safa, ‘kitap yakma anketi’ni, eğlence olsun diye yaptığını söylese de; işler bir anda sarpa sarar. Duyarlı sanat adamları bu tehlikeli gidişe dur demek için ellerinden geleni yaparken, devletin iktidarı, yükselen milliyetçiliği kaygıyla ama bulaşmak istemediği bir mikroba uzaktan bakar gibi izlemekte; ancak ince bir sempatiyle bu duruma neredeyse ‘çanak tutmaktadır.’Örneğin, şu an halen Ankara’nın göbeğinde bulunan Kızılay- Güvenpark heykelinin yapılması işi, her ne kadar Avusturyalı yontu sanatçısı Anton Hanak’a verilmiş olsa da; Hanak tarafından başlanan anıtı tamamlama işi, yontu sanatçısının 6 Ocak 1934 günü ölümü üzerine, Hitler’in ünlü yontu sanatçısı Joseph Thorak’a (1889-1952) sipariş edilir. (Meraklısına Not; Thorak, yapmış olduğu birçok Atatürk anıtıyla bilinir. Örneğin, günümüzde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin giriş holünde yer alan Atatürk büstü ya da 1933-1949 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından 49 sayı çıkartılan propoganda dergisi, “La Turquie Kemaliste”nin kapağında kullanılan Atatürk büstü Thorak’ın ün kazanmış çalışmalarıdır.Thorak, Güvenpark’taki anıtın yarım kalan arka yüzünü 1935 yılında tamamlar.) Örneğin, 1936’da, Almanya’da yapılan Olimpiyat oyunlarına katılan Türk Milli Futbol Takımı, diplomatik saygı gereği, Hitler’i Nazi selamıyla selamlayarak sahaya çıkar. Örneğin, İstanbul Tarabya’da ya da Ankara’nın Çankaya semtinde bazı varlıklı kişilerinsahip olduğu köşklere Nazi bayrakları çekilir; Türk Naziler, gazete ve dergilerde Nazi yanlısı savaş çığlıkları atmaya başlarlar.Zamanın aydınları yazılarıyla ya da eylemleriyle bu duruma karşı durmaya çabalasa da, yükselen faşizmin önünü kesemezler. Örneğin, Nâzım Hikmet aynı günlerde faşizmin çirkin yüzünü anlatan bir kitabı dilimize çevirir; ‘Alman Faşizmi ve Irkçılığı’... (Meraklısına Not; Bu kitap: Théodor Balk’ın ‘Races Myte et Verite’, Ernst Henri’nin ‘Hitler Over Europe’ veB.M. Bernardiner’in ‘Filosofia Niçe i Fasism’ isimli eserlerinden oluşmuş bir derlemedir. Kitap, 96 sayfa olarak, 1936 yılında, Kader Yayınları tarafından basılmıştır.) Nâzım bunu yaptığı için bazı çevreler çok rahatsız olur ve karanlık adamlar, Nâzım’ı içeri atmak için pusuya yatar. Çok geçmeden de, 1938 Harp Okulu Davası diye bildiğimiz kurmaca davayla, Nâzım içeri atılır. Aydınlık basın organları kapatılır ve biricik eğitim gururumuz Köy Enstitüleri, aynı zihniyet tarafından linç edilir.
Peyami Safa’nın yayınladığı, yakılması istendiği için yarışmaya gelen listelerden bir kaçına göz atarsak, o karmakarışık dönemi daha iyi anlayabiliriz sanırım? Suyu bulandırmak için, bundan daha kışkırtıcı olunamayacağını göstermesi adına da son derece dikkat çekici belgelerdir bunlar.
Liste 26 / 23 Haziran 1933 / Sayfa 4 / Cumhuriyet
1- Vâlâ Nurettin : Gençliğin Hatası müstesna, hepsi. / 2- Mahmut Yesari : Pervin Abla'dan gayri, hepsi. / 3- Peyami Safa : Mahşer'den gayri, hepsi. / 4- Reşat Nuri : Yaprak Dökümü. / 5- Nâzım Hikmet : Bütün Eserleri. / 6- Hüseyin Rahmi : Mezarından Kalkan Şehit'ten gayri, hepsi. (Üsküdar'dan Cahide Nazif )
Liste 35 / 27 Haziran 1933 / Sayfa 4 / Cumhuriyet
1-Nâzım Hikmet : Kalemi / 2- İlk mektep kitapları. / 3- Muhit mecmuası. / 4- Serbest nazımlar / 5- Birkaç ay yaşayabilen gazeteler ve mecmualarla ,sahipleri. ( Çiftçi ve Tüccar BankasıMuhasebecisi Hasan)
Bu yarışmanın sonucu açıklanmadı ama edebiyat çevrelerinde yarattığı tedirginlik ve Peyami Safa'nın rengini apaçık ortaya koyması adına bu ayrıntı çok önemlidir bence.
Yıllar hızla akar ve geliriz 1938'e... Peyami Safa, dalgalanan edebi tutarsızlığıyla (çok arzuladığı halde) hiçbir zaman yer bulamadığı Atatürk çevresinden iyice uzağa düşmüştür bu Nazi özentisiyle ... Onunla bununla girdiği polemikleri abartmış ve sadece belli bir milliyetçi çevrenin alkışladığı biri durumuna gelmiştir. Aynı yıl bir uydurma komployla Nâzım içeri alınır. (1938 Donanma Davası Olayı ) Üstüne Atatürk'ün ölümü ve ikinci adam İnönü'nün baskıcı “Milli Şef”lik dönemi Peyami Safa'nın arayıp da bulamadığı bir ortamdır. Peyami Safa daralan çevresinden rahatsızdır çünkü. Hemen o döneme ait küçük bir anektodu hatırlayarak, ülke olarak neyi kaybettiğimizi anlamaya çalışalım.
Peyami Safa, kafasının iyice faşizme yatmaya başladığı bu günlerde bir çok gazeteden kovulur. Ulus gazetesinden de çıkarıldığı o günlerde, çok zor bir durumdadır. Parasızdır, işsizdir. Hatta öylesine zor bir durumdadır ki evinin kirasını bile ödeyememektedir. Birkaç arkadaşı hükümetteki ilişkilerini kullanarak Peyami'ye destek ararlar. Destek gelir ama tek parti olan CHP, ağırlıkta, demokratik bir partidir o günlerde ve Peyami Safa'nın Nazi sempatizanı olduğunu bildiklerinden, ona yardım yapmak istemezler. Tam da bu günlerde Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Habib Edip Törehan, gazete çalışanı Fikret Adil'den, tanınmış bir yazardan gazeteye bir roman bulmasını rica eder. Fikret Adil'de her iyi yürekli insan gibi davranarak, o sırada işsiz olan Peyami Safa'yı Yeni İstanbul gazetesine getirerek Törehan'la tanıştırır. Böylece Peyami Safa'nın romanı gazetede yayınlanmaya başlar ... Ama durun bakın, Peyami Safa bu iyiliğe karşı ne yapmış? ... Ne yapabilir ki, değil mi? Teşekkür etmese bile hiç olmazsa susmuştur... Hayır! Fikret Adil'in komünist olduğunu ve bu gazetede çalıştırılmasının doğru olmadığını ispiyon eder Törehan'a... Törehan gün görmüş adam: “Rica ederim Peyami Bey, sizi bana tanıtan, romanınızı tavsiye eden Fikret Adil'dir. Onun için nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsunuz?” deyince Peyami Safa geri çekilmiş ama o gazeteden de kovulmuştur. (Kaynak : Aziz Nesin'in makaleleri)
Sadece bu değil, kafası iyiden iyiye karışan ve faşizme özenen Peyami Safa, onunla bununla polemiğe giredursun, askeri okul mezunu ve yüzbaşı rütbesine kadar askerlik görevini yapıp, sonra istifa ederek yazı adamlığı yapan Aziz Nesin’le girdiği polemik, tam da anlattığımız konuyla ilgili olduğundan bu yazının satırları arasına almamız çok da yanlış olmayacak bence.
“Peyami Safa! İkinci Dünya Savaşı sırasında üç yıl çadır altında yatarak Trakya sınırında, üç yıl da Doğu sınırında Kars Kalesi'nde askerlik yaptım. Askerliğimi nasıl yaptığımı komutanlarım, arkadaşlarım bilir; sicilimde de yazılıdır. Benim bu yaptığım kahramanlık değil, o yaşta her Türk'ün yaptığı gibi vazifemdi. Ama ben sınır boylarında kendi küçük rütbem içinde yurt savunmasındaki yerimi aldığım zaman sen ne yapıyordun? Söyleyeyim mi ne yaptığını? Hitler'in, Mussolini'nin kandırılmış zavallı faşist sürüleri, aç kurtlar gibi bizimde içinde bulunduğumuz demokrasi cephesine saldırırken, dünyayı kana bularken, milyonların canına kıyarken, sen onlara destanlar yazıyor, övgüler düzüyordun ... Başka ülkelerde senin fikir arkadaşların Nüremberg Mahkemesi'nde bütün Birleşmiş Milletler'e hesap verdiler. Sen paçanı kurtardınsa bunu,Türkiye'nin savaşa girmemiş olmasına borçlusun. Bir tek kelime Almanca bilmediğin halde savaş yılları boyunca her gün radyodan büyük bir vecd içinde Hitler'in nutkunu dinlediğini, bir günde Hitler'in azgın naralarında coşup birden fırlayarak “Kahahaaaay!” diye iki elini havaya kaldırdığını, sonra yüzü koyun yere kapaklanıp, sara nöbetleri içinde titreyerek ağzın köpürerek çırpındığını, sonra da donup kaldığını, Cumhuriyet gazetesinde görenler bilenler var.”
Yazarların yükselen faşizm konusundaki didişmesini bir kenara koyup, ilginç ayrıntılarla dolu bir törene gidelim şimdi. Hitler’in hayranı olduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze törenine... Bilindiği gibi 10 Kasım 1938 günü Atatürk ölür. Tüm dünya ülkeleri, en üst düzeyde siyaset adamlarını ya da askeri liderlerini bu törene gönderirler. Ancak bu katılımcılardan biri, diğerlerinden daha çok ilgi çeker. Bu kişi, Nazi Almanyası, yani Hitler’in temsilcisi Konstantin Freiherr von Neurath adlı Nazi subayıdır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye Büyükelçiliğinde ataşelik yapan bu General, Nazi iktidarı döneminde uzun süre İçişleri Bakanlığı yapmış; ardından, Moravya ve Bohemya Genel Valisi olarak tarihe kayıtlanmıştır. Mustafa Kemal’in cenaze töreninde üzerinde SS-Obergruppenführer (*Nazi Partisi’ne bağlı üst grup yönetici) üniforması vardır. (Meraklısına Not; Konstantin Freiherr von Neurath, savaştan sonra kurulan ve tarihe ‘Nürnberg Mahkemeleri ‘olarak geçen hesaplaşmada yargılanarak 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmiş ama sağlık sorunları göz önünde bulundurularak 1953'te tahliye edilmiştir.)
Üzerinden bir yıl bile geçmeden bu kez Türkleri Almanya’da bir doğum günü partisinde görürüz. Hem de en büyük Nazi’nin doğum günü partisinde... 20 Nisan 1939 günü, Nazi lideri Adolf Hitler’in 50. doğum günü olmasının yanında, o gün Naziler için bir gövde gösterisi yapmak adına şahane bir fırsattır aynı zamanda. İyice palazlanan faşizm, tüm Avrupa’yı tehdit etmekte, buna çözüm üretemeyen devletler, Hitler’le iyi ilişki kurma çabasında yarış halindedirler. 1933 yılından beri palazlanan faşizm, kriz yaşayan dünya için bir umut, bir tutamak oluşturduğundan, birçok ülke için için kaynamaktadır. Bizim ülkemizde de yükselen ve gün be gün hayran bulan faşist hareket, dönem iktidarlarının, bir yandan savaşa girmemek için verdiği mücadelede sağlam bir tarafsızlık politikası izlemesi adına, diğer yandan milliyetçilik oyuncağını doğru kullanmak adına kafası karışmış iktidarı zorlamaktadır. Bu anlayışla, dönem iktidarı, Hitler’in doğum günü partisine bir heyetle katılma kararı alır. Hiç olmazsa barışçıl bir girişimdir bu...
1939 senesinin 20 Nisan sabahı Berlin sokaklarında telaşlı bir koşuşturmaca vardır. Potsdamer, Platz gibi yıllar sonra müttefik bombalarıyla yerle bir olacak meydanlar, baştan başa gamalı haç bayraklarıyla donatılmıştır. Hitler'in sarayının pencerelerinde mızıkalar çalınırken, Zafer Takı'nın altından yürüyen 50 bin askerin oluşturduğu resmi geçit, diğer ülke temsilcileri için büyük bir gözdağı niteliğindedir. Hitler, uluslararası sistemin o yıl kendisine sunduğu doğum günü hediyeleri olan Varşova ve Prag'ı teslim almaya hazırlanırken, yeni hediye paketleri olmaktan korkan Doğu Avrupa ülkelerinin temsilcileri de “Führer”in yaşgününü tebrik etmek üzere Berlin'e gelmişlerdir.
50. doğum gününde Hitler'in Türkiye'den de çok özel konukları vardır. CHP ve aynı zamanda hükümet yönetiminin belirlediği heyette; Cumhuriyet gazetesinin sahibi Yunus Nadi, dönemin Nafıa Vekili (* Bayındırlık Bakanı) General Ali Fuat Cebesoy, yazar ve Ankara Milletvekili Falih Rıfkı Atay, Dışişleri Vekili Necmettin Sadak, General Pertev Demirhan ve Orgeneral Asım Gündüz yer almaktadır. 18 Nisan'da Sirkeci Garı'ndan Doğu Ekspresi'yle yola çıkan heyet, 20 Nisan sabahı Berlin'e varır. Heyetin yola çıkışını ve “Führer”in doğum günü kutlamalarını manşetten duyuran Cumhuriyet gazetesi, 21 Nisan 1939 tarihli sayısında heyetin Berlin'de Hitler tarafından büyük “hüsnü kabul” gördüğünü yazar manşetine...
“Öğleden sonra saat 17.00'da Hariciye Nezareti'nde mükelef bir çay ziyafeti verilmiştir. 23 devletin murahhasları Berlin'deki elçiler ve yüksek Alman ricali ziyafette hazır bulunmuşlardır. Türkiye Nafıa vekili General Ali Fuad'ın riyasetindeki murahhas heyet de Hitler'e takdim edilmiştir. Almanya Devlet Reisi (Hitler) Türk heyet-i azasının teker teker ellerini sıkmış ve kendilerine iltifatta bulunmuştur. Türk murahhasları diğer Alman ricali tarafından da büyük hüsnü kabul görmüştür. Mareşal Göring bu münasebetle kısa bir hitabede bulunarak Hitler'in Alman tarihinde tesadüf edilen en büyük adam olduğunu söylemiştir.” (Cumhuriyet - 21 Nisan 1939)
Sadece bu kadar değildir Türklerle Nazilerin arasındaki ilişkiler... 1930’lardan beri yükselen faşizm hayranlığı, iktidarın da talihsiz seslenişiyle bir çığa dönüşmüş ve iş engellenemez bir bölünmeye doğru seyretmeye başlamıştır. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, Kemalist algıyı şu sözlerle dile getirirken, bu ‘iktidar sesinin’, yüzde 85’inin okuma yazma bilmediği bir toplumda nasıl bir etki yapacağını düşünmemesi ya da düşünememesi, faşizm dalgasının milliyetçi rüzgârları nasıl tetiklediğine iyi bir örnektir: “Benim düşüncem şudur; herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. Saf Türk olmayanların, Türk anavatanında sadece bir tek hakları vardır: hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.”...
İkinci Dünya Savaşı’nın en hareketli günlerinde, bizzat Adolf Hitler’in davetiyle bir Türk askeri heyet Almanya ‘ya gider bu kez. General Cemil Cahit Toydemir liderliğindeki bu Türk askerî heyeti, 25 Haziran 1943 ve 7 Temmuz 1943 tarihleri arasında İngiliz Kanalı, Doğu Cephesi ve Hitler'in Doğu Prusya'daki ünlü karargâhı Wolfsschanze'yi (*Kurt İni) ziyaret ederek, savaş silahları üzerine görüş alışverişinde bulunurlar. Tarihçilerin araştırmalarında görülen o ki; Wolfsschanze'deki görüşme 7 Temmuz 1943 günü gerçekleştirilir. Bu görüşmenin köklerini taaa 1921’lerde aramak gerek. Nazilerin gazetesi Völkische Beobachter’in 1921’in başlarında attığı bir manşette: “Türkiye; rol model”... Hitler’in generali Ludendorff’a göreyse ihtiyaç duyulan tek şey, bir “Alman Mustafa”dır. Şöyle ki; Nazi gazetesi Völkische Beobachter ve SA’ların ideolojik yayın organı Heimatland’de 1921, 1922, 1923 yıllarında bir dizi ‘Ankara Çözümü’ merkezli yazı dizisi yayınlar. Bu yazı dizilerinden en önemlisi, Hans Tröbst adlı Nazinin yazmış olduklarıdır. Tröbst, 1921’de Atatürk hayranı olduğu için Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya gelmiş, 1923’e kadar tren hatlarının bakımı gibi cephe gerisi hizmetlerde bulunmuş, İstiklal Harbi madalyası almış, Nazi eğilimli bir Alman subaydır... ‘Ankara Formülü’nü yazan Tröbst’ün yazı dizisini faşistlerin en ünlü dergisi kabul edilen Heimatland’da; “Eğer özgür olmak istiyorsak, Türk örneğini izlemekten başka seçeneğimiz yok” girişiyle ve geniş bir şekilde yayınlamıştır.Tröbst’e göre Ankara Formülü’nün başarısının temelinde “ulusal temizlik” vardır. Tröbst, ulusal temizliği özetle, “Karşıtların özel mahkemelerle sindirilmesi, Meclis’te birliğin sağlanması ve Türklüğün, kan emici parazitler olan Ermeni ve Rumlar gibi azınlıklardan temizlenmesi” olarak tanımlar. Nazi Almanyası’nın önemli isimlerinin bir çoğunu Osmanlı’nın son dönemlerinden, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne geçerken topraklarımızda görmek, bizi şaşırtmamalı aslında... Biz Almanlarla hep müttefiktik. Örneğin, öğrendiğimde beni çok şaşırtan biri olan, Auschwitz Toplama Kampı’nın komutanı Rudolf Hoess’un Çanakkale Savaşı’nda kendisine verilen bir Türk madalyası vardır. Ya da, SS’lerin kurucusu ve Hitler’in sağ kolu kabul edilen Heinrich Himmler, Münih’te eğitimini tamamladıktan sonra üzerinde çalıştığı ‘tehcir’ konusunda incelemeler yapmak üzere Atatürk’ün yeni Türkiye’sine gelmiştir. Ve dahası... Dahasını tarihçilere bırakıp, ülkemizde ‘Türk tipi faşizmin’ nasıl örgütlendiğine bakalım biraz da...
DEVAM EDECEK