2020 yılının son aylarına yaklaşırken, Türkiye bir kez daha acı bir gerçekle yüzleşti: 30 Ekim 2020’de İzmir’de meydana gelen 6,9 büyüklüğündeki deprem, sadece binaları değil, yürekleri de yıktı. Saatler 14.51’i gösterdiğinde yer bir anda sallanmaya başladı; birkaç saniyelik sarsıntı, yüzlerce insanın hayatını altüst etti. Bayraklı ve Bornova başta olmak üzere İzmir’in birçok ilçesinde yıkımlar yaşandı. 117 kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi yaralandı. O gün, Türkiye bir kez daha deprem gerçeğiyle yüzleşti; fakat bu yüzleşme, ne yazık ki geçici bir sarsıntıdan öteye gidemedi.
SESSİZLİK
Depremin ardından televizyonlar, gazeteler, sosyal medya… Her yer acıyla doluydu. Ekranlarda yıkılmış apartmanlar, moloz yığınlarının arasından gelen kurtuluş haberleri, bir annenin enkaz başında sabırla bekleyişi… Hepsi hafızalara kazındı. Günlerce kurtarma ekipleri, gönüllüler ve halk el birliğiyle çalıştı. Türkiye’nin dört bir yanından yardımlar aktı. İnsanların dayanışması, enkaz altındaki umutla yarışır gibiydi. Ama enkazlar kaldırıldıktan sonra ne oldu? O sesler sustuğunda, gerçekten ders alabildik mi? Her büyük depremden sonra olduğu gibi yine aynı sorular soruldu: Neden binalar yıkıldı? Neden denetimler yetersiz kaldı? Neden hâlâ “doğal afet” dediğimiz şey, aslında insan ihmaliyle bu kadar büyüyor?
SADECE BİNA DEĞİL
Depremin merkez üssü Seferihisar açıklarıydı, ama en büyük yıkımı yaşayan yer Bayraklı oldu. Çünkü orada, zemini zayıf bir bölgeye yıllar içinde çok katlı binalar inşa edilmişti. Uzmanlar yıllardır uyarıyordu: “Deprem değil, bina öldürür.” Fakat bu uyarılar çoğu zaman ya kulak ardı edildi ya da rant uğruna görmezden gelindi. İzmir Depremi, bir kez daha şehir planlamasının, yapı denetiminin ve mühendisliğin ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Ancak sadece teknik yönleriyle değil, toplumsal hafızamız açısından da büyük bir kırılma noktasıydı. Çünkü biz, her büyük depremden sonra kısa süreli bir duyarlılık yaşıyoruz; birkaç hafta boyunca herkes “bir daha olmasın” diyor, sonra hayat eski hızında devam ediyor. Ta ki yeni bir deprem olana kadar…
AYAĞA KALDIRAN UMUT
Tüm acıya rağmen İzmir halkının gösterdiği dayanışma, o günlerin en güçlü tarafıydı. Kurtarma çalışmalarına katılan gönüllüler, sokaklarda yemek dağıtan gençler, evlerini kaybeden ailelere kapısını açan İzmirli komşular… Kent, kendi yarasını kendisi sarmaya çalıştı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yardım ekipleriyle birlikte örnek bir dayanışma ruhu sergilendi. Hatırlarsınız, Elif’in enkazdan çıkarılışını… 65 saat sonra kurtarılan o küçük kız, bir milletin umudu olmuştu. Aynı şekilde Ayda bebek, 91 saat sonra molozların arasından hayata tutunmuştu. Bu mucizeler, hepimize “yaşama”nın ve “insan olmanın” değerini yeniden hatırlattı.
BEŞ YIL SONRA
Depremin üzerinden beş yıl geçti. İzmir’de yeni binalar yapıldı, kentsel dönüşüm projeleri hız kazandı. Ancak birçok uzman hâlâ aynı uyarıyı yapıyor: “Hazır değiliz.” Türkiye’nin büyük bir bölümü aktif fay hatları üzerinde ve olası bir büyük deprem riski her zaman var. İzmir özelinde bazı olumlu adımlar atıldı elbette. Deprem toplanma alanları düzenlendi, riskli binalar tespit edildi, yeni yönetmeliklerle güvenlik standartları yükseltildi. Ancak bu adımlar, ülke genelinde aynı hızla atılmadı. Çünkü biz hâlâ “afet sonrası” refleksiyle hareket ediyor, “afet öncesi” planlamayı yeterince ciddiye almıyoruz.
DEPREMLE YAŞAMAK
Depremler, engellenemeyen doğa olaylarıdır. Fakat can kayıplarını, yıkımı, acıyı engellemek mümkündür. Japonya örneği ortada: Aynı büyüklükteki bir deprem orada sadece birkaç yaralanmayla atlatılabiliyor. Çünkü orada sistem çalışıyor, planlama bilime dayanıyor. Bizde ise hâlâ “nasip” ya da “kader” diyerek bilimin önüne perde çekiyoruz.
Depremle yaşamayı öğrenmek demek, sadece binaları sağlam yapmak değil; aynı zamanda toplum olarak bilinçlenmek, çocuklara küçük yaşta afet eğitimi vermek, yerel yönetimlerin denetim görevini tam anlamıyla yapması demektir.
UNUTMA LÜKSÜMÜZ YOK
30 Ekim 2020 İzmir Depremi, sadece bir felaketin değil, aynı zamanda bir uyarının da tarihidir. Her yıkılan bina, bize bir şey söyledi: “Unutma.” Çünkü unuttuğumuz her deprem, gelecekteki bir felaketin habercisidir. İzmir’in acısı, Elif’in gülüşü, Ayda’nın mucizesi, o gün enkaz başında gözyaşı döken yüzler… Hepsi birer hatırlatmadır. Şimdi bize düşen, bu hatıraları sadece yıldönümlerinde değil, her gün hatırlamak; bilimi, mühendisliği ve vicdanı aynı masada buluşturmak. Depremler olmaya devam edecek. Ama biz, bir sonraki depremde “neden yine böyle oldu?” dememek için bugün harekete geçmek zorundayız. Çünkü unutanlar, aynı acıyı yeniden yaşar.