Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke ama nedense denizlerimiz söz konusu olduğunda hâlâ parçalı bir yönetim anlayışıyla hareket ediyoruz. Oysa deniz yalnızca kıyısında tatil yaptığımız bir alan değil; ekonomidir, ticarettir, balıkçılıktır, turizmdir, çevredir, güvenliktir ve Türkiye’nin geleceğidir. Peki bütün bunların siyasi olarak tek bir sorumlusu var mı? İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.

Bir körfez kirlendiğinde kimi sorumlu tutacağız? Bir gemi kazası yaşandığında hesabı kim verecek? Deniz güvenliğinde yaşanan bir sorun olduğunda hangi bakanlığın kapısı çalınacak? Balıkçının problemi büyüdüğünde kim çözüm üretecek? Deniz ticaretimizin önündeki engelleri kim kaldıracak? Bugün bu soruların cevapları farklı kurumlara uzanıyor.

Ancak deniz gibi stratejik bir alanın farklı kurumların görev alanlarına bölünmesi, siyasi sorumluluğun da zaman zaman belirsizleşmesine neden olabiliyor. Türkiye artık bu tabloyu değiştirmelidir. Türkiye’ye güçlü, yetkili ve gerçek siyasi sorumluluk taşıyan bir Denizcilik Bakanlığı kurulmalıdır.

Türkiye su ürünleri sektöründe önemli bir başarı ortaya koymuştur. Çipura, levrek ve Türk somonu olarak pazarlanan alabalık üretiminde dünya pazarlarında güçlü bir konuma sahibiz. Su ürünleri yetiştiriciliğinde Avrupa Birliği ülkeleri arasında lider durumdayız. 2025 itibarıyla su ürünleri ihracatımızın 2,3 milyar dolara yaklaşması ve yaklaşık 100 ülkeye ihracat yapılması büyük bir ekonomik başarıdır. Fakat burada ciddi bir çelişki bulunuyor.

Dünyaya balık satan Türkiye, kendi vatandaşına balığı yeterince yediremiyor. Kişi başına yıllık balık tüketimi yaklaşık 6-8 kilogram seviyesinde kalırken dünya ortalaması 20 kilogram civarında, Avrupa Birliği ortalaması ise 22-25 kilogram seviyesinde bulunuyor. Demek ki yalnızca üretmek yetmiyor. Balığın tüketiciye uygun fiyatla ulaşmasını, balıkçının korunmasını, stokların sürdürülebilirliğini ve denizlerin temiz kalmasını birlikte düşünmek gerekiyor.

Marmara ve Ege'de özellikle İzmir körfezinde yaşanan müsilaj felaketi, körfezlerdeki kirlilik tartışmaları ve denizlerde meydana gelen kazalar bize aynı gerçeği gösteriyor: Denizlerimizi parçalı anlayışla yönetemeyiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çevresinde yaşanan son deniz kazası üzerinden herhangi bir kişi veya kurumu resmi soruşturma tamamlanmadan suçlamak doğru değildir.

Ancak her kazadan sonra aynı soruyu sormak zorundayız: Kazaları önleyecek sistem yeterince güçlü mü? Acil durumda koordinasyonu kim sağlayacak? Deniz güvenliği, çevre, arama kurtarma ve deniz trafiği arasında bütüncül yönetim nasıl sağlanacak? İşte Denizcilik Bakanlığı tam da bu noktada gereklidir.

Bu bakanlık tabela kurumu olmamalıdır. Deniz güvenliğinden deniz çevresine, balıkçılıktan su ürünlerine, limanlardan tersanelere, deniz ticaretinden deniz teknolojilerine kadar Türkiye’nin denizcilik vizyonunu belirlemelidir. Kurumlar görevlerini sürdürebilir ancak siyasi koordinasyon ve hesap verebilirlik tek merkezde toplanmalıdır.

Çünkü denizlerimizin sahibi çok olabilir ama sorumlusu tek olmalıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin artık denizlerini yönetmek için güçlü bir Denizcilik Bakanlığı kurmasının zamanı gelmiştir. Bu mesele yeni bir makam yaratma meselesi değil, Türkiye’nin geleceğini koruma meselesidir.