Türkiye’de siyasetin dili uzun zamandır sertleşiyor. Eskiden kürsülerde söz düelloları yapılır, ağır eleştiriler havada uçuşurdu. Şimdi ise zaman zaman sözün yerini yumruklar alıyor.
TBMM’de yumruklu kavgalar, belediye meclislerinde yaşanan arbedeler, tribünlerde birbirine giren taraftarlar…
Sonra hep birlikte soruyoruz:
“Toplum neden bu kadar öfkeli?”
Belki de cevabı çok uzakta aramaya gerek yok.
Çünkü siyaset yalnızca yasa yapan, seçim kazanan veya koltuk dağıtan bir alan değildir. Siyaset aynı zamanda topluma örnek olma sorumluluğudur. Mecliste birbirine tahammül edemeyen siyasetçinin, sokaktaki vatandaştan hoşgörü beklemesi biraz da yangın çıkarıp itfaiyeden sakin olmasını istemeye benziyor.
Son örneği İzmir Menderes’te gördük.
Tutuklanarak görevden uzaklaştırılan CHP’li Belediye Başkanı İlkay Çiçek’in yerine yapılan başkanvekili seçiminde AK Parti’nin adayı Asuman Şen kazandı. Ancak seçimin sonucundan çok, seçim sürecinde belediye meclisinde yaşanan yumruklu kavga konuşuldu. Yeni Parti ile CHP’li meclis üyeleri arasında arbede yaşandı. CHP grubu ise ikinci turun ardından salonu terk etti.
İnsan ister istemez soruyor:
Burası belediye meclisi mi, boks ringi mi?
Meclisin adı üzerinde “meclis”.
Yani konuşulacak, tartışılacak, itiraz edilecek, ikna edilmeye çalışılacak ve sonunda oy kullanılacak.
Yumruk atılacaksa neden kürsü var?
Bağırılacaksa neden mikrofon var?
Anlaşmazlıklar güçle çözülecekse neden sandık var?
İşte demokrasinin temel farkı burada başlıyor.
Demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değildir. Tam tersine, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesidir. Demokrasi, rakibini susturmak değil, onun da konuşmasına tahammül edebilmektir.
Sandıkta kaybetmek demokrasiye yenilmek değildir. Asıl demokrasi, kaybettiğinde sonucu kabul edebilmek; kazandığında ise kazanan olmanın sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Menderes’te yaşanan kavga bu nedenle yalnızca bir belediye meclisi tartışması olarak görülmemeli. Çünkü mesele kimin kime vurduğu kadar, demokrasinin hangi noktada geri plana itildiğidir.
TBMM’de yaşanan yumruklu kavgaları da unutmadık.
Milletin temsilcilerinin, milletin kürsüsünde birbirlerine fiziksel olarak müdahale etmesi, yalnızca Meclis’teki kişilerin sorunu değildir. Çünkü TBMM bir bina olmaktan çok daha fazlasıdır. Orası millet iradesinin temsil edildiği yerdir.
Bir milletvekili yumruklaştığında yalnızca karşısındaki vekile değil, Meclis’in saygınlığına da zarar verir.
Belediye meclisinde kavga çıktığında yalnızca birkaç kişinin öfkesi görülmez; yerel demokrasinin itibarı da yara alır.
Tribünde yaşanan kavga ise sporun ruhunu gölgeler.
Sonra dönüp topluma “Sakin olun, hoşgörülü olun” deriz.
Ama toplum da haklı olarak sorar:
“Önce siz sakin olun.”
Çünkü topluma her gün öfke gösterip sonra sağduyu çağrısı yapmak pek inandırıcı olmuyor.
Daha da önemlisi, şiddetin dozu zamanla yükseliyor.
Gaziantep’ten gelen son haber bunun ne kadar ciddi bir noktaya ulaşabileceğini gösterdi. Yeni Parti Gaziantep Milletvekili Melih Meriç’in, eski CHP Oğuzeli İlçe Başkanı Seydi Ahmet Keleş tarafından bıçaklandığı bildirildi. Meriç hastanede tedavi altına alınırken olayla ilgili adli soruşturma başlatıldı.
Bir siyasi tartışmanın bıçaklı saldırıya dönüşmesi artık yalnızca “siyasetin üslubu sertleşti” denilerek geçiştirilemez.
Çünkü şiddet bir kez normalleştiğinde sınırını kendisi belirlemez.
Bugün hakaret…
Yarın bağırış…
Sonra yumruk…
Ardından bıçak…
Peki sonra?
Bu zincirin devam etmesine izin vermemek gerekiyor.
Demokrasi yalnızca sandık günü hatırlanacak bir kavram değildir.
Demokrasi; seçimden önce rakibine saygı duymaktır.
Demokrasi; seçim sırasında kurallara uymaktır.
Demokrasi; seçimden sonra sonucu kabullenmektir.
Demokrasi; çoğunluğun kararına saygı gösterirken azınlığın hakkını da korumaktır.
Ve demokrasi, her şeyden önce şiddetin yerine sözü koyabilmektir.
Vatandaşın siyasetçiden beklentisi aslında çok açık.
Kimse siyasetçilerin birbirini dövmesini istemiyor.
Vatandaş kavga görüntüsü değil, çözüm görmek istiyor.
Geçim sıkıntısına çare bekliyor.
Gençlerin geleceğe umutla bakmasını istiyor.
Emeklinin rahat nefes almasını, esnafın ayakta kalmasını, çiftçinin ürettiğinin karşılığını almasını istiyor.
Belediyeden yol, su, ulaşım ve temizlik hizmeti bekliyor.
Kısacası vatandaş siyasetçiden yumruk değil, hizmet istiyor.
Çünkü vatandaşın cebindeki yangını yumruk söndürmüyor.
İşsizliği yumruk çözmüyor.
Pahalılığı yumruk düşürmüyor.
Trafiği yumruk rahatlatmıyor.
Kentlerin sorunlarını yumruk ortadan kaldırmıyor.
O halde siyaset neden hâlâ yumrukla kendisini anlatmaya çalışıyor?
Belki de siyasi partilerin seçim sloganlarına yeni bir cümle eklemesinin zamanı geldi:
“Rakibimizi değil, sorunları yenmeye geliyoruz.”
Ne güzel olurdu…
Mecliste farklı fikirler yarışsa ama yumruklar yarışmasa.
Belediye meclislerinde muhalefet görevini yapsa ama kavga çıkmasa.
Siyasetçiler birbirini susturmak yerine birbirini dinlese.
Çünkü demokrasi biraz da budur.
Herkesin aynı şeyi söylediği yerde tartışmaya gerek kalmaz. Farklı fikirlerin konuşulabildiği yerde ise demokrasi vardır.
Farklı siyasi görüşe sahip olmak sorun değildir.
Asıl sorun, farklı görüşe tahammül edememektir.
Rakibine kızabilirsin.
Eleştirebilirsin.
Siyasi mücadeleni sert biçimde sürdürebilirsin.
Ama yumruk atamazsın.
Çünkü o noktada siyasetten çıkıp şiddete girersin.
Ve şiddetin kazananı yoktur.
Türkiye’nin artık daha fazla kavga görüntüsüne değil, daha fazla demokrasiye ihtiyacı var.
Daha fazla öfkeye değil, daha fazla sağduyuya…
Daha fazla bağırmaya değil, daha fazla dinlemeye…
Daha fazla yumruğa değil, daha fazla fikre…
Toplumun beklentisi çok net:
Siz birbirinizle konuşun ki, biz de birbirimizle konuşmayı yeniden öğrenelim.
Çünkü siyasetçinin görevi rakibini dövmek değil, rakibini ikna etmektir.
Meclisin görevi yumrukların konuştuğu bir arena olmak değil, fikirlerin yarıştığı bir kürsü olmaktır.
Seçimlerin amacı düşman üretmek değil, halkın tercihine göre yönetim belirlemektir.
Ve demokrasi, yalnızca sandığa gidip oy vermek değildir.
Demokrasi, sandıktan çıkan sonuca tahammül edebilmek; yarın yeniden yarışabilmek ve bugün kaybettiğin seçimi yarın kazanabileceğine inanabilmektir.
Menderes’teki kavga da, TBMM’deki yumruklaşmalar da, tribünlerdeki şiddet de aynı gerçeği hatırlatıyor:
Kavga büyüdükçe demokrasi küçülüyor.
Oysa bizim ihtiyacımız bunun tam tersi.
Söz büyüsün, demokrasi büyüsün.
Fikirler yarışsın, yumruklar değil.
Rakipler eleştirilsin, düşmanlaştırılmasın.
Çünkü siyaset ring değildir.
Meclis boks salonu değildir.
Rakip siyasi görüş düşman değildir.
Ve sandıkta kaybetmek, demokrasinin kaybı değildir.
Asıl kayıp, demokrasiyi savunması gerekenlerin yumruklara başvurmasıdır.
Artık vatandaşın siyasetçiden beklediği çok basit:
Yumruklar havada değil, fikirler masada olsun.
Çünkü Türkiye’nin daha fazla kavgaya değil, daha fazla demokrasiye ihtiyacı var.