Zabıta Teşkilatı’nın günlük yemek yardımı bedeli açıklandı: 138,7871 TL. Rakamın virgülünden sonraki dört haneye bakınca devlet ciddiyeti, bütçe disiplini ve hesap kitap hassasiyeti akla geliyor. Peki ya o rakamın başındaki 138? İşte orada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu ülkede bir zabıta memurunun, gün boyu sokakta, çarşıda, pazarda, esnafla, yurttaşla, kimi zaman tartışmanın, kimi zaman hakaretin ortasında çalışırken yiyeceği bir öğün yemeğin karşılığı tam olarak bu kadar görülmüş durumda.
138 lira 78 kuruş.

Bugün herhangi bir şehir merkezinde, sıradan bir lokantada bu parayla ne yenebilir? Bir çorba, belki bir tabldot… Et varsa porsiyon küçülür, salata hayal olur, içecek lüks sayılır. Fast food deseniz, menüye yetmez; ev yemeği deseniz, kaliteyi sorgularsınız. Üstelik bu sadece “yemek” meselesi değil; bu rakam, kamu emekçisine verilen değerin, onun günlük hayatına biçilen bedelin somut karşılığıdır.

Zabıta, belediyelerin vitrini değildir sadece. O, kentin düzenidir. Kaldırım işgaline müdahale eden, fahiş fiyatla mücadele eden, ruhsatsız faaliyeti denetleyen, pazar yerinde tartıyı kontrol eden, gece gündüz demeden sahada olan bir kamu görevlisidir. Yazın sıcağında, kışın ayazında çalışır. Bayramda da çalışır, afette de. Vatandaşın hakkını korurken çoğu zaman hedef olur, alkış değil eleştiri alır. Şimdi soralım: Bu emeğin karşılığı gerçekten 138 lira mıdır?

Rakamın küsuratına dikkat edelim: 138,7871 TL. Dört haneli bir hassasiyetle hesaplanmış. Demek ki bir yerlerde ciddi tablolar var, kalem kalem bölünmüş maliyetler, Excel dosyaları, komisyon kararları… Ama sahadaki gerçeklik Excel’e sığmıyor. Çünkü enflasyon tabloda düşebilir, ama lokantada düşmez. Çünkü bütçe disiplinli olabilir, ama mide disiplinle doymaz.

Bu ülkede kamu çalışanlarına yönelik her sosyal hak, “yük” kelimesiyle birlikte anılıyor. Yemek yardımı “yük”, servis “yük”, fazla mesai “yük”. Oysa kimse sormuyor: Peki bu yükü kim taşıyor? Yükü taşıyan, sabah evinden çıkan, akşam yorgun dönen, çocuğunun yüzünü görmek için saat sayan emekçi değil mi?
138 liralık yemek bedeli, aynı zamanda bir tercihtir. “Bu yeter” demektir. “Bu kadarını hak ediyor” demektir. Ve bu tercih, kamu yönetiminin çalışanına bakışını ele verir. Tasarruf edilecek yer, zabıtanın yemeği olmamalıydı. Çünkü tasarruf, en zayıf halkadan yapılınca adalet duygusu zedelenir. Adalet zedelenince de motivasyon düşer, aidiyet kaybolur, kamu hizmeti aksar.
Bugün zabıtaya verilen yemek bedeli konuşuluyor; yarın başka birimlere verilecek başka destekler konuşulacak. Ama mesele tek tek rakamlar değil, zihniyettir. İnsanı merkeze almayan, emeği maliyet kalemi olarak gören bir anlayışla bu sorunlar bitmez. Kuruşuna kadar hesap yaparken, vicdanı hesaba katmayan her karar, toplumun ortak adalet duygusundan eksiltir.

Şunu açıkça söyleyelim: Kimse lüks istemiyor. Kimse her gün kebap sofrası beklemiyor. Talep edilen şey çok basit: Günün şartlarına uygun, insan onuruna yakışır, doyurucu bir yemek. 138 lira 78 kuruş, bugünün Türkiye’sinde bu talebi karşılamıyor.

Belki de asıl soru şudur: Bu kararı verenler, bir gün boyunca 138 lirayla dışarıda yemek yiyebilir mi? Yiyemezlerse, neden başkasına reva görüyorlar?
Zabıtanın yemeği küçülürse, kentte düzen büyümez. Emek küçümsenirse, hizmet büyümez. Ve unutulmamalı: Rakamlar bütçeyi dengeler, ama adalet duygusu bozulursa o denge çoktan kaybolmuştur.