Son zamanlarda sık duyduğumuz bir cümle var. “Daha 25 yaşındayım ama yorgunum” diye başlayan bir cümle. Bir zamanlar en üretken en yapıcı en enerjik çağlar olarak bilinen 25 yaş dönemi şimdilerde tükenmişlik sendromuna kapılmış durumda. Aslında bu yorgunluk bedensel değil geleceğe dair yaşanan belirsizlikten, sürekli bir yarış halinde olmaktan ve hep daha fazlasını yapmaya zorlanmış olmaktan kaynaklı.

Bilgiye ulaşma konusunda hiçbir sorun yaşamayan gençler aynı zamanda hiçbir şeyle tam anlamıyla tatmin olmayan kıyas içerisinde yaşamlarına devam eden bir kuşak oldu. Sosyal medyada herkes her şeyi başarmış herkes her zaman mutlu ve kendini bulmuş gibi gözükse de gerçek hayatta çoğu kişi yönünü kaybetmiş durumda nereye nasıl yetişeceğine dair bir bilgisi yok. Modern çağın en büyük tehdidi bu yaş grubunu sarmış durumda ve bununa adı görünmeyen tükenmişlik.

SÜREKLİ ÜRETMEK

Geçmişte çalışmak sadece mesai saatleri içerisindeyken şimdi gençler 7 gün 24 saat erişilebilir ve sürekli üretmek durumunda. Üniversiteye giden bir genç ders dışında özgeçmişini doldurmak dil öğrenmek, sertifika almak zorunda hissediyor kendini. Bu aslında basit bir gelişim isteği değil geri kalma korkusunun ortaya çıkarttıkları oluyor. Artık rekabet sadece okulda ve iş hayatında değil normal hayatımızda bile var. Kendini kanıtlamak için sürekli çaba sarf eden kuşak günün sonunda kendine yabancılaşıyor.

Psikolojide bu durum "erken tükenmişlik evresi" olarak adlandırılıyor. Aslında bu, modern yaşamın yüksek temposuyla baş etmeye çalışan genç neslin sessiz çığlığı. Daha fazla çalış, daha yüksek başarı, daha kusursuz bir görünüm, daha az mola… Bu sarmal bir noktada kırılıyor. Çünkü insan zihni, bu denli yoğun bir rekabet ortamına ve "daha fazlasını yap" beklentisine uzun vadede uyum sağlayacak şekilde evrilmedi. Bir diğer önemli etken de çevrenin yüklediği beklentiler. Aileler çocuklarının "en iyi" olması için ellerinden geleni yapsa da, farkında olmadan onlara dayanılmaz bir yük bindirebiliyor."Biz sizin yaşınızdayken…" diye başlayan hatırlatmalar, gençlerde yetersizlik duygusunu besliyor. Günümüz dünyası artık eskisi gibi değil. İmkânlar çeşitlense de, aynı ölçüde kaygı ve belirsizlik de arttı. Konut sahibi olmak, tasarruf yapmak, güvenceli bir kariyere sahip olmak eskisi kadar kolay erişilebilir değil.25 yaşındaki birinin "artık yoruldum" demesi, bir şımarıklık değil; sistemin yarattığı yük altında bunalan bir bireyin samimi itirafıdır.

Asıl endişe verici olan ise, bu yorgunluğun giderek umutsuzluğa evrilmesi. Gençler geleceğe dair inançlarını yitirdiklerinde, çabalamaya dair motivasyonlarını da kaybediyorlar. "Ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek" düşüncesi yerleştiğinde, toplumsal ilerleme de sekteye uğruyor. Oysa bu tükenmişliği açıkça konuşmak, paylaşmak ve kabul etmek şart. Zira mesele bireysel dayanıksızlık değil; sistemin dayattığı sürekli zorlanma hali. Daha 25'inde tükenmiş hissetmek bir zaaf değil, içinde bulunduğumuz çağın yansıması. Ancak asıl risk, bu yorgunluğu görmezden gelmekte yatıyor. Çünkü eğer gençlerin enerjisini, hayal gücünü ve inancını tüketirsek, yarınlara dair umudumuzu da yitiririz. Belki de şu soruyu sormanın tam sırası: Gençler mi dayanıksız, yoksa biz mi onlara yaşanması güç bir dünya miras bıraktık?