Türkiye, uzun süredir derinleşen bir ekonomik krizin gölgesinde yaşam mücadelesi veriyor. Artan enflasyon, alım gücünü her geçen gün biraz daha aşındırırken, geniş halk kesimleri için geçim derdi artık istisna değil, hayatın kendisi haline gelmiş durumda. Maaşlar ve ücretler daha ele geçmeden eriyor, temel tüketim maddelerine erişim bile ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İşte tam da bu nedenle Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu birleşenleri dün iş bıraktı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde basın açıklaması yaptı. Çünkü bu gidişata sessiz kalmak, yoksullaşmayı kabullenmek demektir.
Bugün Türkiye’de açıklanan resmi enflasyon rakamları ile vatandaşın mutfağındaki gerçekler arasında derin bir uçurum var. Çarşıda, pazarda, markette yaşanan fiyat artışları; kira, ulaşım, enerji ve eğitim giderleri karşısında maaşlar adeta buharlaşıyor. Kamu emekçileri, emekliler ve asgari ücretliler her ay biraz daha yoksullaşıyor. Ücretler, enflasyon karşısında korunmadığı gibi, bütçe politikaları da bu yoksullaşmayı durdurmak yerine derinleştiriyor.
Hazırlanan bütçeler, emeğiyle geçinenleri değil; sermayeyi, rantı ve faiz politikalarını önceleyen bir anlayışın ürünü. Vergi yükü adaletsiz bir şekilde emekçilerin sırtına bindirilirken, dolaylı vergilerle halktan toplanan kaynaklar yine halka dönmüyor. Sosyal devlet ilkesinin giderek aşındığı, kamusal hizmetlerin nitelik ve erişilebilirlik açısından zayıflatıldığı bir süreçten geçiyoruz. Eğitimden sağlığa, barınmadan ulaşıma kadar pek çok alanda kamu hizmetleri ya pahalılaşıyor ya da nitelik kaybına uğruyor.
Maaş artışları ise bu tablo karşısında sadece birer “makyaj” işlevi görüyor. Yılbaşında ya da dönemsel olarak yapılan zamlar, birkaç ay içinde enflasyon karşısında etkisini yitiriyor. Kamu emekçileri, aldıkları ücretle ayın sonunu getirmekte zorlanıyor; borçlanma, kredi kartı kullanımı ve bireysel krediler adeta zorunlu hale geliyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir çöküşe de işaret ediyor. Yoksulluk, sadece cebimizi değil, geleceğe dair umutlarımızı da tüketiyor.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu olarak itirazımız tam da bu noktadadır. Bizler, emeğin değersizleştirilmesine, alın terinin yok sayılmasına, bütçenin halktan yana değil sermayeden yana şekillendirilmesine karşı sesimizi yükseltiyoruz. Dünkü iş bırakma eylemimiz, bir günlük bir eylemin ötesinde; emeğin onurunu savunma, insanca yaşam talebini dile getirme iradesidir. Bu eylem, “artık yeter” diyen milyonların ortak çığlığıdır.
TBMM önünde yapılacak basın açıklaması, doğrudan doğruya karar alıcılara yöneliktir. Çünkü bu ülkede bütçeyi yapanlar, ekonomik tercihleri belirleyenler Meclis’tedir. Emekçiler, taleplerini dile getirmek için en meşru ve demokratik yolu seçmektedir. Daha adil bir vergi sistemi, enflasyon karşısında korunan maaşlar, yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret, güvenceli çalışma ve nitelikli kamu hizmetleri istemek bir lütuf değil, haktır.
Unutulmamalıdır ki emekçiler sustuğunda, toplumun tamamı kaybeder. Kamu hizmetlerinin yükünü omuzlayanlar, öğretmenler, zabıta, itfaiye, sağlık emekçileri, büro çalışanları, mühendisler ve daha niceleri insanca koşullarda çalışamazsa; bunun bedelini tüm toplum öder. Bu nedenle 19 Aralık’ta atılan adım, sadece kamu emekçilerinin değil, geleceğine sahip çıkmak isteyen herkesin meselesidir.
Bugün yapılan bu uyarı dikkate alınmazsa, yarın sorunlar çok daha derinleşecektir. Bizler krizin faturasını ödemek istemiyoruz. Yoksulluğa, adaletsizliğe ve emek düşmanı politikalara karşı bir aradayız. Dün iş bırakarak, TBMM önünden bir kez daha haykırdık; Emek ucuz değildir, insanca yaşam haktır ve bu haktan vazgeçmeyeceğiz.