Yakın ilişkiler üzerine konuşurken sıkça tekrarlanan bir cümle var: “Kadınlar seksle bağ kurar, erkekler kurmaz.” Bu ifade, kulağa net ve açıklayıcı gibi gelse de gerçekte hem fazla genelleyici hem de yanıltıcı. Çünkü insan davranışlarını yalnızca cinsiyet üzerinden açıklamak, meselenin psikolojik, biyolojik ve toplumsal katmanlarını görmezden gelmek anlamına geliyor.
Peki gerçekten erkekler seksle bağ kurmaz mı? Yoksa bağlanma biçimleri mi farklıdır?
Evrimsel psikoloji, bu tartışmada sıkça referans verilen bir alan. Temel argüman şudur: Tarihsel olarak kadın için cinsel ilişkinin biyolojik maliyeti yüksekti. Gebelik, doğum ve çocuk bakımı kadının bedenine ve hayatına doğrudan etki ediyordu. Erkek için ise üreme maliyeti görece daha düşüktü.
Bu durum, kadınların partner seçiminde daha seçici, erkeklerin ise kısa vadeli ilişkilere daha açık olabileceği şeklinde yorumlandı. Ancak burada önemli bir ayrımı kaçırıyoruz: Evrimsel eğilimler, duygusal kapasiteyi belirlemez; sadece ortalama davranış kalıplarını açıklar. Yani “erkekler daha kolay seks yapabilir” iddiası, “erkekler bağ kurmaz” anlamına gelmez.
Cinsel yakınlık sırasında hem kadınlarda hem erkeklerde bağlanma ile ilişkili hormonlar salgılanır. Oksitosin, yakınlık ve güven hissiyle ilişkilidir ve iki cinsiyette de artar. Erkeklerde ayrıca vazopressin hormonu da bağlanma süreçlerinde rol oynar. Bu biyolojik tablo bize şunu söylüyor: Erkek beyninde bağlanmayı engelleyen bir mekanizma yoktur. Aksine, uygun koşullarda erkekler de güçlü duygusal bağlar geliştirebilir.
Ancak orgazm sonrası dönemde erkeklerde görülen kısa süreli geri çekilme hali, sıklıkla yanlış yorumlanır. Bu durum, biyolojik bir regülasyon sürecidir; duygusal kopuş anlamına gelmez. Fakat partner tarafından “soğudu” ya da “uzaklaştı” şeklinde algılanabilir. Fark çoğu zaman biyolojiden çok, bağlanma stillerinde ve sosyal öğrenmede ortaya çıkar.
Bağlanma teorisine göre insanlar; güvenli, kaygılı ya da kaçıngan bağlanma stillerine sahip olabilir. Kaçıngan bağlanma stiline sahip bir kişi, yakınlık arttıkça geri çekilme eğilimi gösterebilir. Bu durum cinsiyetten bağımsızdır; hem kadınlarda hem erkeklerde görülür. Ancak toplum, erkeklerde bu geri çekilmeyi daha “normal” kabul eder. Erkeklerin duygularını ifade etmemesi, mesafe koyması ya da belirsiz davranması çoğu zaman “doğal” sayılırken; kadınlarda aynı davranışlar sorgulanır.
Yakın ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıklarının önemli bir kısmı, bağlanma kapasitesinden değil; konuşulmayan beklentilerden kaynaklanır. Bir taraf için yaşanan şey “sadece bir deneyim” iken, diğer taraf için anlamlı bir yakınlık olabilir.
Bu fark, cinsiyetten ziyade niyetle ilgilidir. Seksin anlamı, herkes için aynı değildir. Sorun, bu anlamın baştan paylaşılmamasıdır. “Erkekler bağlanmaz” söylemi, bazen duygusal sorumluluktan kaçmayı meşrulaştıran bir kalkan haline de gelebilir. Oysa bağ kurmak da, bağ kurmamak da bir tercihtir; biyolojik bir kader değil. Erkekler seksle bağ kurmaz demek bilimsel olarak doğru değildir. Kadınlar her zaman daha çok bağlanır demek de.
İnsan bağ kurar. Ama herkes aynı hızda, aynı derinlikte ve aynı biçimde değil.
Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Yakınlık kurarken ne vaat ediyoruz ve neyin sorumluluğunu alıyoruz?
Çünkü ilişkilerdeki gerçek eşitsizlik, duygularda değil; beklentilerin konuşulmadığı yerde başlar.