Başlık biraz absürt gelebilir. Ama özellikle son bir yılda yaşananlara baktığımızda, aslında hiç de absürt değil. Bugün bazı belediye başkanlarının gece yatağa girerken “Acaba sabah kapımı çalarlar mı?” endişesi yaşadığını düşünmemek mümkün değil.
Belediye başkanlığı kolay bir görev değildir. Siyaseti bilmek, yıllarca emek vermek, liyakat sahibi olmak, sivil toplumda karşılık bulmak, insana dokunmayı ve dinlemeyi bilmek gerekir. Hele meclis üyeliğinden geliyorsanız, belediyenin nasıl çalıştığını, hangi kararın hangi sorumluluğu beraberinde getirdiğini daha iyi bilirsiniz.
Siyaset aynı zamanda zor zamanda gemiyi terk etmemeyi de öğretir. Son dönemde onlarca belediye başkanı ve meclis üyesinin AK Parti'ye geçmesinin nedenlerini daha önceki yazılarımda yazdım. Bugün ise başka bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.
Bugün görevde olan kaç belediye başkanı, “Acaba sıra bana da gelir mi?” diye düşünmüyor? Üstelik mesele yalnızca gözaltı, tutuklama veya soruşturma korkusu değil.“İşçinin maaşını nasıl ödeyeceğim, belediyenin borcunu nasıl çevireceğim, hizmeti nasıl sürdüreceğim?” soruları da başkanların omuzunda.
GERÇEKTEN ZOR
Bazen halk yararına yapılmak istenen bir hizmette, mevzuata uygun olmayan bir yöntem tercih edildiğinde yıllar sonra bunun hesabı sorulabiliyor.
İşte tam burada belediye başkanlarına açık bir önerim var: Siyasi yakınlığınıza değil, hukuka güvenin. Her işleminizi yazılı, belgeli ve denetlenebilir hale getirin. “Bana bir şey olmaz” rahatlığına sakın kapılmayın. Sözlü talimat yerine yazılı talimatı, kişisel kanaat yerine hukukçularınızın görüşünü, alışkanlık yerine mevzuata uygun prosedürü tercih edin. Hukukçularınızı soruşturma başladığında değil, karar almadan önce yanınıza çağırın. Doğru ekip kurun. Ama ekibinizin sizi yönetmesine de izin vermeyin. Personelinizi koruyun; ancak başkasının kişisel hatasının sorumluluğunu da üzerinize almayın. Çünkü belediye başkanının en önemli sorumluluklarından biri de doğru insanlarla çalışmaktır. Elbette bir başka gerçek daha var. Kamu kaynaklarını kişisel çıkarlar için kullanmaya başlarsanız, göreve geldiğiniz mütevazı hayatı terk edip makamın imkânlarını kişisel zenginleşmenin aracına dönüştürürseniz; yatlara, katlara, lüks ve gösterişli yaşamlara özen gösterirseniz bunun hesabının sorulmasını da yadırgamamak gerekir. Başkanın bilgisi dışında bile olsa, yanlış işlere bulaşan bir ekibin oluşturduğu riskleri görmezden gelmek de mümkün değildir. Burada görevini dürüstçe yapan, kişisel çıkar peşinde koşmayan, kamu kaynaklarına sahip çıkan belediye başkanlarını özellikle tenzih ediyorum.
Fakat bugün mesele sadece “bir şeye bulaşmamak” da değildir. Bir belediyeye girildiğinde, geçmişten bugüne yapılan işlemler arasında incelenecek veya farklı yorumlanabilecek konular bulunabilir. O nedenle görev süresinin son 2,5 yılına giren belediye başkanlarına benim asıl önerim şudur: Artık daha fazla halka dönün.
Yoksulun, emeklinin, engellinin, yaşlının, ihtiyaç sahibinin yanında olun.
Mahallenin çöpünü, yolunu, kaldırımını, aydınlatmasını ( Benim alanım demeyin)önceleyin. Vatandaşın “Başkan benim sokağıma geldi, beni dinledi” diyebileceği bir yönetim anlayışını büyütün. Ama bunu yaparken hukuku asla ihmal etmeyin. Çünkü halk için iyi niyetle yapılan bir iş bile usulüne uygun yapılmadığında, yıllar sonra başkanın önüne bir dosya olarak gelebilir. Artık belediye başkanlarının iki şeyi aynı anda yapması gerekiyor; Halktan kopmayacaklar, hukuktan da kopmayacaklar. Makamlarını kişisel geleceklerinin değil, kentin geleceğinin aracı olarak görecekler. Kalan sürelerini koltuk hesabıyla değil, hizmet hesabıyla değerlendirecekler. Ve gece yatağa girdiklerinde; “Sabah kapımı kim çalacak?” korkusuyla değil, “Bugün bu kent için ne yaptım?” sorusunun huzuruyla uyuyacakları bir yönetim anlayışı bırakacaklar. Çünkü siyasette en sağlam güvence makam değildir. Koltuk değildir. Siyasi dostluk hiç değildir. En sağlam güvence; temiz bir vicdan, şeffaf bir yönetim, doğru bir ekip, hukuka uygun işlemler ve geride bırakılan temiz bir izdir.