Siyasette bazı sonuçlar tesadüf değildir. Bugün yaşananları anlamak istiyorsak, yalnızca bugüne değil, o sonuçları hazırlayan tercihlere de bakmak zorundayız.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçmişteki en büyük güçlerinden biri, adaylarını büyük ölçüde ön seçimle belirlemesiydi. Örgütte yetişen, yıllarca emek veren, mahallede, sokakta, sandıkta çalışan ve halkta karşılığı bulunan isimler aday olabiliyordu. Üstelik bir sonraki seçimde yeniden örgütün karşısına çıkacağını bilen siyasetçi, örgütünden ve halktan kopamıyordu. Bu sistem kusursuz muydu? Elbette değildi. Deniz Baykal döneminde ön seçim uygulaması zaman zaman esnetildi; bazı adaylar ön seçim bazı adaylar merkez yoklamasıyla belirlendi. Ancak o dönemlerde dahi merkezden yapılan tercihlerde çoğunlukla örgütün içinden yetişmiş, yıllarca emek vermiş, siyasi birikimi ve halk karşılığı olan isimler öne çıkıyordu. Son yıllarda ise tablo değişti.

Aday belirleme süreçlerinde liyakat, örgüt emeği ve halk karşılığının yerine başka kriterlerin geçtiği yönündeki eleştiriler giderek arttı.

“Benim adamım olsun” anlayışı, siyasetin temel ölçüsü haline gelirse bunun bedeli mutlaka sandıkta ve yönetimde çıkar. Çünkü siyaset kişisel sadakat üzerine kurulamaz. İtaat, liyakatin; maddi güç, siyasi emeğin önüne geçtiğinde yalnızca yanlış aday seçmezsiniz. Yanlış bir gelecek seçersiniz. Son yerel seçimlerde CHP’nin aldığı büyük başarı hepimizi sevindirdi. Seçim gecesi yaşanan coşku, bugün bazı yerlerde kahra, hayal kırıklığına ve isyana dönüşmüş durumda. Peki ne oldu? Kimse sorumluluktan kaçmasın. Elbette her soruşturmanın, her tutuklamanın ve her siyasi gelişmenin kendi özel şartları vardır. Ancak bugün belediyelerde yaşanan tabloyu yalnızca dış güçlere, rakiplere, yargıya veya bireysel tercihlere bağlamak kolaycılıktır.

HANGİ KRİTER?

Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu insanları kim, hangi kriterlerle aday yaptı?

Bir tarafta yargı süreçleriyle karşı karşıya kalan veya siyaseten etkisiz hale gelen belediye başkanları… Diğer tarafta korku, çıkar, gelecek hesabı ya da siyasi tercih nedeniyle rakip partiye geçenler… Ve bununla yetinmeyip onlarca belediye meclis üyesinin parti değiştirmesi… Bunlar sıradan siyasi geçişler olarak görülemez.

Çünkü bir meclis üyesinin parti değiştirmesi sadece kendi siyasi tercihi değildir; seçmenin verdiği oyun meclisteki karşılığını da değiştirir. Daha acısı, “CHP’nin kalesi” dediğimiz bazı yerlerde belediye yönetimlerinin el değiştirmesi ve tutuklanan belediye başkanlarının yerine yapılan seçimlerde, CHP’den seçilmiş bazı meclis üyelerinin farklı tercihlerle sonucu belirlemesi, artık çok ciddi bir siyasi muhasebeyi zorunlu kılıyor. Burada sadece ayrılanları suçlamak yetmez. Onları aday gösterenlerin de sorumluluğu vardır. Çünkü bugün “ihanet etti” dediğiniz kişinin dün adaylık dosyasını onaylayan, arkasında duran, onu seçilebilir hale getiren siyasi iradeyi de konuşmak zorundayız. Siyasette başarı sadece seçimi kazanmak değildir. Doğru insanı seçmek ve seçtiğiniz insanın seçimden sonra da partisiyle, örgütüyle ve halkıyla bağını sürdürebilmesini sağlamaktır. Örgütte yıllarca emek vermiş insanlar küstürülür, liyakat yerine yakınlık tercih edilir, adaylık kriteri kişisel sadakat haline getirilirse, bir gün örgüt de size sadakat göstermemeye başlar. Bunun adı kader değildir. Bunun adı yanlış siyasi tercihtir. Bardak kırıldı!! Artık kırılan bardağı eski haline getiremeyiz. Ama aynı bardağı bir daha aynı yerde kırmamak bizim elimizde. Bu nedenle CHP’ye de CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi yapı olan YENİ Parti’yi oluşturanlara da açık bir çağrım var: Aday belirleme anlayışınızı değiştirin. Ön seçimi göstermelik bir demokrasi aracına değil, siyasetin temel mekanizmasına dönüştürün.

Örgütte emek verenleri, halkta karşılığı olanları, liyakat sahibi isimleri öne çıkarın. Belediye başkanlığı ve meclis üyeliği listelerinde yalnızca parti örgütünün değil, o kentin halkının, STK’larının, meslek odalarının ve yerel dinamiklerinin sesini de dikkate alın. Artık “Benim adamım” dönemi bitmelidir.

“Partinin ve halkın adayı” dönemi başlamalıdır. Çünkü siyaset birilerinin kişisel iktidarını büyütme aracı değil, halka hizmet etme sanatıdır. Bugün yaşananlardan ders çıkarılmazsa yarın aynı tabloyu yeniden konuşuruz. Yaşadığımız bu süreçlerde bir sonraki yazımızın konusu herhalde şu olacaktır; Bugün yaşadığımız bütün bu sancılar, yalnızca yanlış aday tercihlerinin sonucu mu; yoksa CHP’den ayrılmanın, yeni bir parti kurmanın zamanı da doğru hesaplanmadı mı?

Bazen doğru bir fikir, yanlış zamanda hayata geçirilirse doğru sonuç üretmez. Belki de şimdi bunu da cesaretle konuşmanın zamanıdır.