Hemen her gün bir CHP’li belediyeye yönelik sabaha karşı operasyon, gözaltı ve tutuklama haberleriyle uyanmak artık neredeyse olağan hale geldi. Elbette ortada bir suç varsa yargı gereğini yapmalıdır. Kimse hukukun işlemesine, varsa suçların araştırılmasına ve sorumluların yargı önüne çıkarılmasına karşı çıkamaz. Ancak mesele tam da burada başlıyor. Çünkü belediyecilik tarihinde alışık olduğumuz yöntem bu değildi. Bugüne kadar belediyelerde rutin denetimler yapılır, müfettişler incelemelerini gerçekleştirir, raporlarını hazırlar; ortada bir usulsüzlük veya suç şüphesi varsa gerekli yasal süreç işletilirdi. Yargılanması gereken belediye başkanı, bürokrat ya da memur varsa da çağrıldığında ifadesini vermesi beklenirdi.

Ama hiçbir zaman, ifadesine çağrıldığında zaten gidecek bir belediye başkanının evine sabaha karşı baskın düzenlenmesi, aile mahremiyetini ilgilendiren görüntülerin kamuoyuna servis edilmesi siyasetin ve hukukun olağan işleyişi olarak görülmedi.

DAHASI VAR

Seçimle iş başına gelmiş bir belediye yönetimini değiştirebilmek için belediye meclislerindeki sayısal dengelerin transferlerle değiştirilmesi ya da geçici gözaltılar üzerinden çoğunluk hesabı yapılması da alıştığımız demokratik belediyecilik anlayışının bir parçası değildi. Çünkü burada artık sadece bir belediye başkanından ya da bir soruşturmadan söz etmiyoruz. Burada sandığa giderek oy vermiş milyonların iradesinden söz ediyoruz. İzmir’de Menderes, Foça, İstanbul’da Üsküdar ve Adalar, son olarak da kuruluşundan bugüne CHP’li belediye başkanları tarafından yönetilen Ataşehir’de yaşananlar; bana göre artık “kantarın topuzu kaçtı” dedirtecek bir noktaya gelmiştir. Üstelik her gün gazete kupürlerinde CHP’li belediyelere yönelik sabaha karşı operasyon haberlerini gören bazı belediye başkanlarının, “Yarın sıra bana mı gelecek?” korkusuyla siyasi yön arayışına girmesi de ayrıca düşündürücüdür. Hatta rakip partiye geçmeyi bir çıkış yolu olarak gören, siyasi teslimiyet görüntüsü veren belediye başkanlarını gördüğümüzde şu soruyu da kendimize sormamız gerekiyor: Acaba bugün yaşanan bu korku ikliminde, geçmişte yapılan yanlış aday belirleme tercihlerinin de payı var mı?

Örgütün içinden gelen, yıllarca emek veren, halkta karşılığı bulunan isimler yerine farklı ölçütlerle belirlenen adayların siyasi sorumluluğunu da artık tartışmalıyız. Çünkü siyasette yapılan yanlış tercihler seçim gecesi bitmez; bazen yıllar sonra çok daha ağır sonuçlarla karşımıza çıkar. Peki ben neden yazının başlığında “Kanadı kırılan CHP” diyorum? İşte burada CHP’nin kendi içine de bakmak gerekiyor. Kim ne derse desin; yerel seçimlerin ardından büyük bir umut ve toplumsal beklentiyle iktidara doğru yürüyen CHP’nin bugün içine düştüğü tablonun tek sorumlusu dışarıda değildir. CHP’yi ikiye bölen, parti içinde ağır bir kırılmaya yol açan ve sonunda yeni bir siyasi oluşuma kadar uzanan anlayış da bu tablonun sorumluları arasındadır. Çünkü o tuzağa düşülmemeliydi. Elbette ben mutlak butlan kararına karşıyım. Bunun CHP’ye yönelik siyasi bir operasyon olduğu kanaatindeyim. Ancak siyasette sadece haklı olmak yetmez. Krizleri yönetebilmek de liderliğin en önemli sınavlarından biridir.

En iyi lider, kriz hiç çıkmasın diye mücadele eden değil; kriz çıktığında partisinin geleceğini düşünerek en doğru hamleyi yapabilendir. Kurultay 45 gün sonra yapılmayabilirdi. Üç ay sonra yapılabilirdi, beş ay sonra yapılabilirdi.

Ama o kale yıkılmamalıydı. Çünkü siyaset biraz da zor zamanlarda kendi evinin duvarlarını ayakta tutabilme sanatıdır. Bugün CHP’nin en büyük sorunu yalnızca dışarıdan gelen baskılar değildir. Asıl büyük sorun, o baskılar karşısında CHP’nin siyasi olarak zayıflatılmış olmasıdır. Bir partinin kanadı kırılırsa, uçmasını bekleyenler kadar onu havada yakalamak isteyenler de cesaretlenir. CHP’nin içindeki birlik ve bütünlüğü bozanlar, partinin siyasal savunma hattını da zayıflatmıştır. Bugün yaşananların bir tarafında bu kırılmanın sonuçlarını görüyoruz. Diğer tarafta ise bu zayıflığı fırsata dönüştüren bir siyasi anlayışla karşı karşıyayız. Burada çok açık bir ayrım yapmak gerekiyor: CHP’nin kanadını kıranlarla, kırılan kanadı fırsat bilerek kantarın topuzunu kaçıranlar aynı şey değildir. Birincisi siyasi sorumluluktur. İkincisi ise hukuk, demokrasi ve sandık iradesi açısından çok daha büyük bir tartışmadır.

Bugün CHP’nin yapması gereken, kendi içindeki kırgınlıkları büyütmek değil, yeniden güçlü bir siyasi birliktelik kurmaktır. Çünkü rakibimizin karşısında birbirimizin altında kalırsak, rakibimizin üzerine çıkamayız. CHP’nin ihtiyacı yeni kırılmalar değil; ortak akıl, dayanışma ve siyasi sorumluluktur. Çünkü unutulmamalıdır: Kanadı kırılan bir parti uçmakta zorlanır. Ama kanadı kırılmış bir partiyi ayağa kaldırmanın yolu, birbirimizin kanadını daha fazla kırmak değil; o kanadı birlikte onarmaktır. Aksi halde bugün kaçan yalnızca kantarın topuzu olmaz. Sandığa, hukuka ve demokrasiye duyulan güven de tartışmanın içine çekilir.